Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert
(Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert'in kaleminden "Dengbêjlik Geleneği" yazı dizisi devam ediyor.)
Denir ki büyük şair Nefi’nin şiiri, can kulağı ile dinlendiğinde kılıç şakırtıları duyulur. İşte tam olarak Abuzer’de de sahne tüm dekoru ile ruhani atmosferiyle dillendirilen perdenin/sahnenin kaçınılmaz bir tasvirine dönüşür.
Dengbêj Abuzer, gerçek anlamda dengbejlik sanatında bir devrin mimarıdır. Bu inşada elbette Momî Farıkê’yi ve Ramataş’ı öncü emektarlar olarak haklarını teslim edip saygı ile anmak gerekir. Ancak Aşkınses üstün kabiliyeti ve sanatkârlığı ile gelecekte Abuzer’den öncesi, Abuzer dönemi ve Abuzer’den sonrası olarak tasnif edilecek kıymette bir sanatsal mirasın mimarıdır.
Aşkın ölümsüzlüğünü, ölümsüz aşkların nefesini öz beniyle soluyarak, geçmişin kadim ve destanlaşmış hikâyelerini günümüze gönül dili ile taşıyan ve de gelecek ile birleştirmeyi başarabilen bir gönül hizmetkârı, aşk kervanlarının kervancı başıdır Abuzer Aşkınses...
O, sazının perdesine dokunup kadim destanları seslendirmeye başladığında bülbüller susar adeta. Gülefşan yürekler ile ve gönül sarayımızdan kadim zamanların sevda nidaları yükselmeye başlar.
O, bir sevdayı anlatırken dinlemek, onun sazının telinden dökülen tınıyı içselleştirmek, sadece bir müzik ziyafeti değildir. Onu dinlemek şüphesiz bir meşktir. Onun kervanında bulunanlar bu meşk ile mecz eder benliklerini... Dinleyiciler kimi anlar yüreklerine akıttıkları gözyaşları, kimi anlar da gizleyemedikleri gözyaşları ile yüreklerinden ciğerlerine işlemiş aşk yangınını ayan ederler.
Abuzer’in dinleyici üzerinde bıraktığı etki seslendirdiği yapıtın içeriği ve seslendirmenin olağan üstü etkileyiciliği ile alakalı olsa da ondaki sanatsal söyleyiş istidadı, muhataba o kadar etki eder ki geçmişle gelecek an içinde birleşir. Dinleyici kendi zamanından koparak içselleştirdiği kahraman ve kahramanlarla diz dize oturarak dövünür yahut o da zırhını kuşanıp, seklawîsîne binerek düşmanla harbe girer veya bir zozanda avını bulan kartal gibi süzülür sevgilisinin bekleyişten kararan gözyaşlarında.
Abuzer’in sazının perdesine dokunuşu karanlıktan aydınlığa açılan bir kapı gibidir. Umulmadık ve çarpıcı şekilde farklı ve de özlenen apaydınlık bir dünyaya aralanır insanın içinde bulunduğu dem-u devranın kapısı.
İyi bir film sahnesi gibi dinleyiciyi bütün unsurları ile içine alır ve dinleyici anlatılan destanın/ hikâyenin bir parçası hatta kahramanı oluverir. Dinleyen Esrimeye tutulur adeta. Bir yay gibi eski zamanlara sıçrama yapar geri çekilir ve dahi eski/ kadim zamanları şimdiye taşır. Tabir yerindeyse kısa süreliğine bir âlemden başka bir âleme geçiş gibidir bu hal. Saz ve söz bitince, ses kesilince, dinleyici azim bir yükün altından çıkmış gazel yaprağı gibi ruhen sere serpe bir haldedir. Kendini bulduğu o mutluluk atmosferinden çıkmış olmanın üzüntüsü yansımıştır yüzüne ve gözlerine.
Abuzer’in sazına, sazının perdelerinden dökülen tınıya aşina olmayanlar mahrum kalanlardır. Ya da o kervanın yolcusu değillerdir denilebilir. Keza dâhili olan dinleyicinin tamamı o hikmetli vuruşlarla ortaya çıkan tınıya anında kapılı verirler. Arkasında söz gelir ve sözün özünde Abuzer, anlatacağı hikâyenin kökeninden, başlangıç noktasından başlayarak dinleyiciyi tarihsel mekân ve zamanda misafir ederek, hikâyenin yaşandığı zamana götürür orada konuk eder. Artık dinleyici meclisi ikinci boyuta geçmiştir.
Dinleyici gerçek olarak içinde yaşadığı zamanda kopar ve içinde yaşadığı zamana dair hiçbir şey duymaz, duymak istemez. Ve Abuzer perdesine dokunur sazın, sazın tınısı yolculuğun nereye olduğunu işaret eden bir haberci nidası gibidir. Yolcular artık yolculuğa hazırdır. Örneğin Sîyabend ile Süphan’a varacakları, geri dönüşü olmayan o bahtsız yolculuğun yoldaşları olarak yürümeye başlarlar. Sîyabend önde, Demîrqırın üstünde, sağ yanında ahiretlik dostu/kardeşi Qadha, seklawîsî Albacaxın üstünde ve arkasından sağından solundan can havli ile atlarını koşuşturan yılmaz yol arkadaşları yani gerçek hayattan kopmuş hikâyenin içinde yaşayan dinleyiciler…
Hepsi Sîyabend’in muradı için ölüme hazır birer pervanedir artık. Çünkü Sîyabend’in Xece (Zîn) ile olan aşkı onların da kendilerini buldukları ikinci yaşam boyutunun gerçeği olmuştur.
Sazın perde geçişleri, perdelerin yükselişleri ve düşüşleri bir şiir fonu gibi anlatıdaki kafiyeli söz dizimine mükemmel bir içselleştirme duyusu katar. Her an derine daha derine işleyen bir nefes gibi kuşatır benliği. Dinleyici kahramanlık sahnelerinde başka ölüm sahnelerinde başka bir kişiliğe bürünür. Kahramanla ağlayan, kahramanla hiddetlenen bir seyr u sefer içindedir.
Abuzer, sazın perdesine dokununca apayrı bir kişiliğe bürünür, dillendirdiği hikâyenin başkarakteridir artık. Rolü ile o kadar bütünleşir ki saz Abuzer’in elinde kimi an bir kılıç kimi an bir mızrak kimi an insanın içini yıkan bir çağrı ve sesleniş olur sevgiliye.
Denir ki büyük şair Nefi’nin şiiri, can kulağı ile dinlendiğinde kılıç şakırtıları duyulur. İşte tam olarak Abuzer’de de sahne tüm dekoru ile ruhani atmosferiyle dillendirilen perdenin/sahnenin kaçınılmaz bir tasvirine dönüşür. Mesela Dewrêş’î Evdî’nin savaş sahnesinde, Hemê Musakê’nin savaş sahnesinde, Ferza Çolbege’nin savaş sahnesinde, Siyabend’în savaş sahnelerinde, Teyar Beg’in savaş sahnelerinde hep o inanılmaz biçimde birbirinden başarılı sesler ve seslenişlerin duyulması kaçınılmazdır.
Can kulağı ile dinlerseniz siz de kılıç şakırtılarını, mızrak ve ok vızıltılarını, seklawîlerin böğründen gelen gümbürtüyü duyarsınız. Sadun’un ve ya Dewrêş’în vurup seklawînin ayakları altına düşürdüğü her düşman, gözünüzün önünde kan revan içindedir. Öfke ve kan sarhoşluğu sınır tanımaz bir kıyametle alevler içindedir. Kadim kadın zılgıtları, saç örgülerini kesip, vurulan sevdiklerinin üstüne atan kadınların çığlıkları, karalar içinde ağıtları göğü delen anne, baba, kardeş ve sevgililerin çığlıkları birbirine karışır. Ölümün ucuz onurun paha biçilmez bedellerin kanla ödendiği bir atmosferdir yaşanan.
Abuzer’in sevgiye ve aşka dair anlatılarında da bir sınıflandırmaya varmak çoğunlukla zordur hatta mümkün görünmemektedir. Çünkü okuyup ete kemiğe büründürdüğü anlatıların hemen hepsinde aşk ve kahramanlık iç içe geçmiş durumdadır.
Abuzer’in sanatı ve istidadı gelecek nesiller açısından kadim ve olağan üstü bir miras bir o kadar da ağır bir mesuliyettir. O elinde sazı kafiyeli şarkılar söyleyip anı değerlendiren bir şarkıcı değildir asla. O kadim geleneği kavramış ve geleceğe taşırken bir ömür vakf etmiş bir öğretmendir. Abuzer kendi başına bir musiki ve tarz okuludur. Onun yoluna aday olmak günübirlik hesaplardan soyutlanarak bir ömrü basiret ve izanla vakf etmek demektir. Zira şu ana kadar yaptığımız araştırmalarda Abuzer’in doğrudan bir öğrencisi ve çırağı olmamıştır. Mevcut dengbejler Abuzer’in yüreği ve elleriyle bir ömür feda ederek açtığı pınarın içicileri ve onun genç takipçileri/mirasçıları olma muradındadırlar.
0 Yorumlar