Ticker

6/recent/ticker-posts

DENGBÊJ ABUZER AŞKINSES (OYZARE RAMÎ BAKIŞÊ)


 Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert

 (Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert'in kaleminden "Dengbêjlik Geleneği" yazı dizisi devam ediyor.)


DENGBÊJ ABUZER AŞKINSES (OYZARE RAMÎ BAKIŞÊ)

Abuzer Aşkınses (asıl soyadı Aşkıseven) bir geleneğin son temsilcisi. Unutulmaya yüz tutmuş kadim destanların son sesi. Zamanın gadrine uğramış yanık yüreklerin, kültürel varlığı feleğin cenderesinden geçmiş bir milletin/coğrafyanın son nefesi. Beton ve demir medeniyetinin hoyrat çehresinin zorbalığına direnen son silahşor. Son kale. Son sesleniş...

Onun sayesinde, kısmen de olsa ününü /cazibesini yitirmiş olan koca bir kültürün direngen ruhu, hayata bakış açısı ve kadim edebiyatı tekrar ses veriyor geleceğe. Dahası bu ses ile insani duygu ve duyuşun doğa ile bütünleşik tabiatı arasındaki diyalektik yüzümüze ve yüreğimize çarpıyor kendisini tekrarlayarak. En uzak zamanların duyuşsal ve duygusal devinimlerini sunuyor bizlere.

Aşkınses 1970 – 80 neslinin gördüğü, arzın semasında paralayan bir yıldız. Kadim zamanların fanisi, yeni zamanların donanımlı bilgini.  Başlı başına bir ekol.

Bu topraklarda dengbêjlik denince onun öncesi, onun dönemi ve ondan sonrası çok konuşulacak. Onun gibisini dünya görür mü bilemiyoruz. Ancak Onun yarattığı devrimi daha ileriye götürecek yiğitlerin, sanat insanlarının çıkacağı umudunu hiç çıkarmıyoruz kalbimizden.


Adıyaman Kâhta ilçesinde 1940 tarihinde doğmuştur. Rışvan Aşireti’nin Qarcur kolunun Bakışlar ailesine mensuptur. Çocukluğu kendi köyünde geçti. 1956 yılında Malatya Topsöğüt mahallesinde arazi satın alırlar. Hayat gailesi, geçim sıkıntısı ve hayata tutunma gayreti ailesini zamanla o araziyi satıp Malatya merkez mahallesi Melekbaba’ da aldıkları arsada evlerini inşa ederek buraya yerleşmeye mecbur bırakmış Aşkınses ailesini...

Dengbejimizin iki erkek üç kız olmak üzere beş kardeşi var. Kendisinin ise iki kızı, beş oğlu, otuz iki torunu vardır. Soyundan dengbejlik mesleğini devam ettirecek kimse yok. Ne acıdır ki dizinin dibinde yetişen evlatlarının hiç biri dengbêjlik sanatını benimsememiş ve özümsememiştir.  

Ancak sesi ve üslubuyla özellikle Malatya-Adıyaman yöresinde bu dengbêjlik sanatına eğilimli onlarca kişiyi derinden etkilemiş ve dengbêjlik sanatına teşvik etmiştir.

Abuzer’den sonraki kuşak içerisinde dengbêjlik sanatında ünlenen Haşim Tokdemir ve rahmetli Mahmut Çınar öne çıkan iddialı örneklerdir. Ve daha birçoklarının rol modeli olagelmiştir ozan Abuzer Aşkınses. Onun bıraktığı bayrağı mevcutlar arasında taşıyacak, onun yolunu devam ettirebilecek görünürdeki ilk kişi dengbêj Haşim Tokdemir’dir. Âşık Mehmet sanıyla yeni yeni ünlenen dengbêj Mehmet Tilki de sanatını aynı şekilde, Abuzer’i model alarak icra eden genç kuşak dengbêjlerimizdendir.

Bu nedenle geleneğin mutfağında yetişen ama geleneğin mevcut sınırlarını da aşarak kendisine has bir üslup ve tarz yaratabilen ve bu hususta gerçekten ileri bir örnek olarak Abuzer Aşkınses numune-i şahsına münhasır, söz, müzik ve edebiyat adamıdır. Bu yönleriyle başlı başına bir ekol ve bir okuldur dengbêj Abuzer.

Büyük üstat, mütevazı evinde kendisine ait özel bir odada, gelen misafirlere kaset doldurarak, düğün ve davetlere katılarak, sanatı, sazının teli, alnının akı ile derin kültürel ve folklorik bilgisiyle hayatını idame ettirmiştir günümüze kadar. Muhannete muhtaç olmamıştır. İstanbul’da yaşayan bölgemiz insanları ve iş adamları tarafından sayısız kez İstanbul’a davet edilerek misafir edilmiş, günlerce gecelerce dinlenmiş ve onure edilmiştir.

 


Daha küçük yaşlarda üstadı olarak andığı Ramtaş’ın ve muhtemelen ismini bilmediğimiz başka ozanların meclislerinde bulunmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Genç yaşlarda dengbejler serdarı Ramtaş’ı dinlemeye gittiği yaşlılarımız tarafından bilinen ve anlatılan bir husustur. Zaten eski zamanların odaları, söz meclisleri, düğünleri göz önünde bulundurulduğunda Aşkınses’in yetiştiği zemin, sözün dilden dile aktarıldığı, en azından Kürtler için söz ve sanatın tevatüren genç nesillere nakledildiği bereketli meclislerdir.

Bu toprakların gördüğü, yüzyılın dengbêji diyebileceğimiz Aşkınses öyle kolay kolay dengbêj beğenmez. Bu onun kibirinden kaynaklanan bir şey değildir elbet. Çünkü o saatlerce hatta günlerce bir destanı dillendirme kabiliyetine sahiptir. Sözü anında besteler, kelamı hazır bir söz ustasıdır.

Kendisinin varisi olmadığının farkında, bunun içindir ki ileri yaşına rağmen halen söylemeye devam etmektedir. Dengbej Haşim Tokdemir ile bir muhabbetinde; ona, “büyük destanları icra etmeyi öğrenin ben bugün varım yarın yokum” der. Haşim de bu duygu atmosferinin saygınlığı içerisinde eğilip kalbinden öper büyük ustanın.  

Aşkınses’ de kendisinden önceki ustaları gibi sanat ve yazın dünyasında kıymeti anlaşılmamış, sanatının pahası değerlendirilememiş büyük bir sanatçıdır. Eğer serencamı açısından benzerlik kuracak olursak Âşık Veysel ile aynı kaderi yaşayan, yaşamakta olan büyük bir değerimizdir diyebiliriz.

Dengbejler ve dengbejlik geleneği ile ilgili yapılan tez çalışmalarında, dengbej antolojilerinde büyük ustaya ve öncülerine yer verilmemiştir. Hâlbuki Abuzer daha genç yaşta Diyarbakır’a bir dengbej buluşmasına davet edilmiştir. Bu dengbêj meclisinde yirmi sekiz sanat adamı/ dengbêjle birlikte on gün boyunca sanatını icra etmiş, kabiliyetlerini sergilemiştir. Dengbêjleri Diyarbakır’a davet edip dengbej evinde bu büyük meclisi kuran Bekir Ağa nam şahıs Abuzer’in sanatına büyük ilgi göstermiştir.

Daha sonra ki zamanlarda Diyarbakır' da  dengbêj meclisindeki meşki ve oradaki birçok ozanı sanatsal anlamda eleştirir büyük usta.

“Onların sesleri ve sazları çok güzeldir bunu inkâr edemem.  Fakat söylerken daha çok sese ve ahenge, gırtlak ve nefeslere ağırlık veriyorlar. Hâlbuki ki bununla birlikte icra edilen hikâyenin- destanın dinleyiciye tas tamam tanıtılması, izah edilmesi gerekir. Anlatıda yer alan kişilerin kim olduğu, yerleri ve sosyal statülerinin ne olduğu, olayın hangi dönemlere de yaşandığı, aşiretini, milliyetini söylemek gerekir. Dinleyici neyin niçin söylendiğini bilmeli ona göre de anlatıda konuşturulan karakterleri de kendi sosyal statülerine göre konuşturmak gerekir”  diye tenkitlerini sıralar.

Dengbêjimize göre meclise gelen dengbejlerin bu alandaki bilgi ve birikimleri yetersizdir, tarihi, sosyolojik zemini, politik durumu hesaba katmadan söylüyorlar. Bir destan anlatısında destan kahramanı ve diğer bütün karakterler sahici bir üslupla ve destanın geçtiği yöre ve kültüre uygun tasvir edilmesi ve konuşturulması gerekir. Çünkü her milletin her aşiretin âdeti kültürü farklıdır. O yüzden dengbejin sözü derin ve manalı olmalıdır  der Abuzer.

“Örneğin Flitê Quto Destanı’nı bu mecliste bulunan arkadaşlardan dinlediğimizde bazı güzel tasvirler, veciz sözler kulağımıza çarpıyor, bazı karakterler övülüyor bazıları da yeriliyor. Dramatik bir fon ve ağıtsal bir üslup kullanılıyor. Gördüğümüz anladığımız bu sadece. Ancak Filîte Quto hikâyesinin Şark İstiklal Mahkemesi zabıtlarından yer alan yakın dönem olaylarından olduğunu baştan bilmek gerekir. Filît’in Batman Hasankeyf’de Reşkotan aşireti lideri ve devletin tuz madeninin resmi idarecisi olduğunu, Kesper karakterinin Ermeni asıllı zengin bir tüccar olduğunu, karşı tarafın Atmalı Aşireti’nin başata Hame Ale ve diğer üç büyük liderleri olduğunu belirtmek gerekir. Bunları bilip belirtikten sonra gerçek tarihi bilgileri doğrultusunda tasvir edersek daha kalıcı ve unutulmaz olur”  diyerek itirazının gerekçelerini de temellendirmiş oluyor.

Biz de dengbêjimizin düşüncesinden hareketle, bu sitem ve eleştirinin sözlü gelenek ruhuna daha uygun, toplumsal algıya daha müstesna bir katkı olduğu/olacağı inancını paylaşıyoruz. Bu yüzden Aşkınsesin Diyarbakır’daki o dengbej topluluğuna “ sesi güzel çalgıları güzeldir ama sözleri tarihi bir temele oturtulmamıştır” eleştirisi elbette ki öngörüsü sonucunda sanata ve sanatın toplumsal karşılığına atfettiği önemden kaynaklanmaktadır. Bu tepki kuşkusuz sözün hem tadil edici hem de inşa edici maharetini tarihsel perspektifle aktarabilme endişesinden kaynaklanmaktadır.

Tabi büyük içtenlik ve saygı ile andığı Evdela Zeynike, Şakiro, Cizreli Hasan, Baqi Xıdo gibi üstadlara hürmetini ifade ediyor yeri geldiğinde. Ancak Urfalı Kawis Ağa’nın onun nazarında yeri başkadır. “Kâwîs Ağa üstüne dengbej görmedim” diyor.

Dengbêj Abuzer Aşkınses TRT Kûrdi ye birkaç kez, yerel bölgesel tv lere defalarca konuk olmuş, ulusal manada daha fazla tanınarak daha büyük kitlelerin hayranlığını kazanmıştır. Sosyal medya ağlarında yayınlanan eserleri çok büyük bir takipçi ve dinleyici tarafından beğenilmekte ve dinlenmektedir. Fakat bu durum ne yazık ki yaşlı ozanımıza maddi bir katkı sağlayacak bir kazanç kapısına dönüştürülememiştir.

Şunu da söylemeden geçmeyelim ki, zaman zaman ulusal çapta dengbêjlerle ilgili biyografi ve antoloji eserleri yayınlanmasına rağmen bu eserlerde başta ozan Abuzer olmak üzere bölgemizin kıymetli sanatkârlarına yer verilmemiştir. Örneğin Diyarbakır Belediyesi’nde bir komisyon tarafından çalışılıp basılan “Antolojîya Dengbêjan” isimli eserde bin’in üzerinde dengbêje yer verilmiş ancak bölgemizin bu kıymetli sanatkârlarına hiç yer verilmemiştir. Bölgemizde ve sosyal medyadaki tanınırlıklarına rağmen Abuzer ve diğer önemli dengbejlerimizin görmezlikten gelinmesi çok incitici bir ihmal veya tavır olmuştur bizler için…

ASKERLİĞİ

Abuzer, askerlik yaptığı sırada komutanlarından kıdemli Binbaşı Şevket Özkaya’nin kızına âşık olur kendisinin aktardığına göre, diğer komutanı binbaşıda onu evladı gibi severmiş. Kıdemli binbaşının tek evladı olan Nazime ile evlenmeye karar verirler hatta orada aralarında nişan yapmışlardır.

Çok varlıklı olan Bursalı subay, düğün planını terhis sonrası Abuzer’inde anne ve babasının rızasını almak üzere askerlik bitimindeki bir tarihe ertelemiştir. Fakat Abuzer, izinli geldiği memleketinde ailesine mevzuyu açmış ancak ailesi gelin adayı kızın kendi gelenek ve göreneklerine uygun birisi olamayacağı gerekçesi ile sert biçimde ret etmişlerdir. Eğer talebinde ısrarcı olup onunla evlenirse evlatlıktan ret edileceğini hatta memleketten sürgün edeceklerini dile getirmişlerdir.

Askerlik bittikten sonra bizim “dotmam” olarak tabir ettiğimiz amcakızı ile evlendirmişler Abuzer’i. Ananeye, töreye boyun eğmek zorunda kalan ozanımız, yaşadığı ağır acı tecrübenin tesellisini anca sazının tellerinde ve yüreğinin avaza dönüşen sesinde bulacaktır. Geçmiş zamanların aşklarını ve mihnetini, muratsız sevdaların tercümanı ve yoldaşı olacaktır.

İlk kez Nazime Hatun için söylemeye başlamış, ilk Nazime için bestelemiştir başa çıkamadığı duygularını. Abuzer’in asıl dengbêjlik hikâyesi kavuşamadığı sevgiliye ithafen bestelediği kılamla başlar.

Kendini bileli beri ilk onu sevmiş ilk ona kavuşamamanın acısıyla ağlamış. Bu gün dahi ilerlemiş yaşıyla onu konuşurken ki yüz ifadesi, mimikleri, buğulu gözlerinin kendini nasıl ele verdiği hakikatten görmeye mahsus bir haleti ruhiye olarak yansır insana.

Unutamadığı Nazime’si için kalbini bestelemeye başlamış ozanımız, zamanın coşkun nehrine inat bir sada ile. O hep Nazime’sinden hareketle bakmış kavuşamayanların dramatik hikâyelerine ve hep o ağır ibrişim duygularla ses vermiş sazına. 1962’de başladığı bu aşkın yolculuk bir ufuk bir meşrep olmuş ozanımıza. Onunla pişmiş, onunla yanmış, onunla nefes almış, onunla yaşamış. Yüreğindeki bu ağır yaradan olsa gerektir, Nazime’sine söylediği kılamın girişinde derin bir hasret acısının, ümitsiz fakat ölümsüz çığlıkları duyulur.

NAZÎME HATUN KILAMI

Lê lê bejna te zırava kıwara mı iro taye le war tıtûne.

Dılo qurba var tıtûne.

Dıwêm bejna te mıra çelenge, çavê te lı reşın, le va hawa vê zetûne.

Dûnye ketım ne ketım, çavê mı ranabın lo gırî u şîne.

Ez dıkım dudîya bêm ser cane kıwar Nazîma Xatûne.

 

Dıwêm çîyaye jorın zozane, kî bılında

Mı tevlıhev kırîye, dert kul bûme, têr u tû, lo bûma kunda.

Şerafa bave le te bılında,

Dûnya gîya mıwa para nake, bejna daylan le bı mını rında.

 

Lê lê dıwem tu kevuta le mını kadî.

Mı mîna çîçek u bılêzeka, ber deste xwa le xwara dıkır xwadî.

Tu wenda buyî, bûyî mapısa lı mın abadî.

Zalımo  mıra bıwê, ta çı qûsûrıl cane kıvar, bejna daylan îro xwa dî.

 

Lê lê ez vedıgerım, mı go baran barî Nazîme Xanım le erd şıl nekır.

Rek lı pîşîya mıbû, ez çûm le mı sağnekır.

Derî kî xêrebû, Xwadê lı mı vekır.

Ez ber bayê şeytana ketım, lı puşman bûme, le fayde nakır.

Tu were beşara mıl pırske,  qırara Rabbe Calêl bû, le Rabbe mı nakır.

Êman êman le kıvara mı nakır…

 

TÜRKÇE TERCÜMESİ

Le le endamın incedir, kibarım tütüne benzer.

Yüreğim kurban tütüne benzer.

Diyorum ki endamın benim için çok alımlıdır, gözlerin kara, zeytin tanesi

Dünyaya geldim geleli gözyaşlarım hiç dinmedi.

Şimdi iki kelam söylemek istiyorum, kibarım, canım, Azime Hatun üzerine.

 

Diyorum ki yukarıdaki dağlar yayladır ve yüksektir.

Ben aklımı yitirdim, dertlendim, yaralandım, kurda kuşa döndüm, baykuşa döndüm.

Senin babanın namı/şerefi yüksektir.

Dünyanın hepsi benim olsa nazarımda para etmez, dalyan endamın benim için en güzeldir.

 

Le le diyorum ki sen benim ehil/evcil kumrumsun.

Seni kendi elimle, çiçekler gibi kendim için bakıp büyütüyordum.

Sen kayıp oldun benim ebedi/müebbet zindanım oldun.

Be hey zalim! Söyle bana, bu gün sen ince endamımda ve kibar canımda ne kusur gördün ki

 

Le le ben dönüp diyorum ki yağmur yağdı, yeri ıslatmadı.

Önümde bir yol vardı, yürüdüm ancak sonuna varamadım.

Bir hayırlı kapı idi, Allah bana açtı.

Ben şeytanların oyununa geldim, pişmanım fakat faydası yok.

Gel gönlümdeki kederi sor, Celâl olan Rabbimin kararı idi, Rabbim olmasını dilemedi.

Eman eman le kibarım, o dilemedi…

 

Dengbêj Abuzer’in Nazime Hatuna olan aşkı-sevdası, derinlemesine bakıldığında imkânsızın sevgi ve sadakatle imkânlı hale geldiğini gözler önüne seren bir serencamdır. Birbirinden tamamen ayrı statülerin, kültürlerin ve coğrafyaların insanı olan Abuzer ve Nazime’yi bir araya getiren, ancak bir hüsnü kabul ve ancak mukadder bir sevda olabilir.

Muhtemel olan şu ki komutan Şevket Bey’in bu işe razı olması ve yardımcı olması Abuzer’in duruşu ve ahlakıyla, komutan ve kızının gönlünü fethetmiş olmasıyla açıklanabilir. Değil mi ki kadim zamanlardan günümüze destanlaşan aşkların hikâyesinde de aynı insani erdemleri ve de kötücül karanlıkları müşahede ederiz. Keza bu aşk, maşukunu Tahir eylemiş, bir bülbül-ü giryan kılmış, göğe yükselen sözü, sesi ve nameleriyle toplumumun semasında ölümsüz bir yıldıza dönüşmüştür.

Dengbej Abuzer askerlik görevini yaptığı süre içinde Mehmetçiğe /arkadaşlarına, komutanlara keman çalar. Aynı zamanda sazı eline almadan önce iyi bir keman ustasıdır. Komutanları bu kıymetli vasıflarından ötürü ona doğru dürüst nöbet bile tutturmazlar. “Sen çal yeter” deler. Türkçe bilmediği için şarkı ve türkü söylemez sadece çalar. Kemanı sayesinde iyi ve rahat bir askerlik geçirir. 1962 de elinde terhis belgesi, yüreğinde yanık bir sevda ile memlekete döner.

Genç yaşta dengbêjliğe başlar. Çocukluk yıllarında yaptığı koyun/ kuzu çobanlığını bırakmıştır artık. Kardeşleri, verdikleri destek ve hoşgörüden dolayı ona tarla, bağ, bahçe, yani rençberlik yaptırmazlar.

Gönlünde sevdası elinde sazı yollara ve yıllara revan olur. O artık konaksız bir derviş, bir gönül seyyahıdır. O kadim hikâyeleri arar, kadim hikâyeler onu bulur. Her menzili yeni bir hikâye her durağı yeni bir meşk meclisidir. Vardığı her menzil onun aşk obası, sevda çadırıdır. Hep yeniden doğar orada ve hep orada filizlenir duyulmamış büyük aşkların ölümsüz nağmeleri. Şehirler kasabalar köyler yaylalar, obalar, mevsim tanımaksızın onun diriliş mekânlarıdır. Her kılamıyla yeniden doğar ve her kılamıyla bir kez daha ölür. Gözyaşlarının daima tetikte oluşu işte bundandır.

Sesi, umuda yüklenen sevdanın sesidir. Aşkın firakıdır onu halden hale sokan. Ve odur kendisiyle aynı ateşte yananları yüreğinin başköşesinde misafir eden. Muratsız sevdaların, vuslat cenklerini anlatır sevda ehline. Sürgün olur, zindanlarda kalır, kanını döker nice Süphan uçurumlarından. O aşkın ölümsüz olduğunu bildiği için onun dünyasında aşk için ölmek aşktır zaten. Başı dumanlı dağ misalidir onun yiğitleri, bahar misalidir onun Xezalleri/güzelleri. Tercümanı olduğu nice sevdaları yeniden ve yeniden kazır sevdalıların yüreklerine.

Arifanedir dengbej Abuzer’in sözü; dünyanın dem-i devranını “eriyen kardan dağlara,” “rüzgârla savrulan saman yığınlarıyla” tasvir eder. Hey Can kılamında şöyle der büyük usta;

 

HEY CAN

“Hey canî

Hey canî

Hey canî

Canî

Dıl u destanî

Carıkê canî

Deh u du cara canî

Meraza ser dıle cahil u gencanî

 

Hey can

Hey can, çavreş a mı

Ez nızanım te kêjan mexalî mexal gırtîye

Nızanım te kêjan delavî av helanî

Nızanım tu tırîye kejan rezîyî, kêjan xopanî

Tu lı mıra bûyî belekberfa ser kûlbe çîyanî

Helîyî ketî gelîyanî

Omre mı xêlas bu hey can, te qîmeta mı nızanî

Hey canî

Hey canî”…

 

TÜRKÇE TERCÜMESİ

Hey canım

Hey canım

Hey canım

Canım

Yürekte destansın

Bir kere cansın

On iki kere cansın

Gençlerin yüreğindeki kedersin/ dertsin

 

Hey canım

Hey canım, kara gözlüm

Bilmem ki hangi gölgelikte dinlendin

Bilmem ki hangi pınardan su içtin

Bilmem ki sen hangi bağın, hangi diyarın üzümüsün

Sen benim için doruklardaki kar misalisin

Eriyip vadilere akarsın

Ömrüm geçti, sen kıymetimi bilmedin

Hey canım

Hey canım

Kendi toplumunun ve dinleyicisinin nazarında, kelimeler onun dilinde anlamını bulur, mısralar onun sözünde tanır kendini.  

Gençlik yıllarında duruşu ve görünüşü ile nazarlara namzet bir yakışıklılığa sahiptir ozanımız. Oldukça şık giyinir, kopardinli şalvar, topuklu iskarpin ayakkabı, düğmeli yelek giyer, köstekli, gümüş zincirli saat ile tamamlar giyimini. Tabi aynı zamanda dönemin koşulları ve daima tedarikli olma kültürü gereği hep tedbirlidir. Bir yerden bir yere giderken çok sevdiği Smith Wesson tabancası daima belindedir.

Halk arasındaki bazı rivayetlere göre dengbêj Abuzer sanata başladığı gençlik yıllarında büyük usta Ramtaş, Hamsor, Momî Farıke, ve stranbej Ali Döre ile davetlerde ve organize edilen özel zamanlarda bir araya gelerek günlerce söyleştikleri, kılam söyledikleri olurmuş. Abuzer sadece kılam değil aynı zamanda destanları bazen, talebe göre isteyenlere şiir biçiminde destan anlatısı kıvamında/masal tadında uzun uzun anlatırmış.

İŞ HAYATI

Dengbêj Abuzer, askerlikten sonra açıktan/ dışarıdan ortaokulu bitirir. Ulusal ve yerel düzeyde devlet erkânından dostlara sahiptir ozanımız. Kamu görevlileri yorgunluklarını dindirmek, nefes almak için onun yanına uğrar. Meclislerine sık sık davet ederler.

Dengbêj Abuzer’in Başbakan Ecevit ile görüşme macerası

Dengbej Abuzer, kendi anlatımı ile şöyle diyor; “74 Kıbrıs Barış Harekâtı ve Karaoğlan lakabıyla Başbakan Ecevit üzerine bir kılam yaptım. Kaseti cebime koydum soluğu İstanbul’da aldım. Başbakan Ecevit’e ulaşmak kaseti taktim etmek için bir yol arıyordum dostlarım üzerinden. Fakat bir üst aramasına den geldim üzerimde Kürtçe kasetle yakalanınca beni tutuklayıp nezarete attılar. İltifat beklerken cezalandırıldım. İki gece nezarette kaldım haberi alan kamudaki dostlarım sayesinde nezaretten çıktım ve Ankara’ya gittim. Ankara’da dostlarım beni Ecevit’le görüştürdü. Kaseti Ecevit’e taktim ettim. Ne olduğunu sordu tercüme ettiler o da çok memnun oldu ve iltifatlarda bulundu” diyor.

Zamanın kadın doğum doktoru Pütürgeli Ömer Çavuş’un oğlu Abdurrahman Bey, Vali Yardımcısı Necdet Gündüz, İmar İskân Bakanı Ahmet Karaaslan ozanımızın belli başlı dostlarıdır. Ozanımız kendi anlatımıyla Necdet Gündüz’e bir buluşmalarında şöyle der “elinden bir sürü iş gelir, şu elimdeki sazdan başka bir şeyim yok. Sigortam yok, bir gün yaşlanırsam bu sazı kim ne etsin, bana bir iş bul” der. Ardından kendisine yardımcı olan Necdet Gündüz Bey ve diğer dostları aracılığı ile kısa süre içinde işe başlar.

Dostlarından biri Abuzer’i odacı falan yapmayasınız der. Bunun üzerine İmar İskân Müdürlüğünde evrak memuru olarak iki yıl çalışır. Kurumun Bayındırlık bakanlığı olarak isim değiştirmesiyle yirmi beş yıl altı ay çalışır 2002 yılında emekli olur.


Dünyanın malında/varında gözü yoktur onun, bir Allah vergisi ozanlık kabiliyeti, kalbindeki sevgi ve aşkla yaşar, tanınır, tutunur. Bir söyleşisinde;  “bana şu duvarın üstüne söyle deseniz sabaha kadar o duvarın üstüne kılam söylerim” diyor.

Yorum Gönder

0 Yorumlar