Ticker

6/recent/ticker-posts

Çatıyı Kaldırmak: Hallâc’ın “Toz”u ve Göklerin Bakışı

Okunma sayısı: 38
Gürgün Karaman

Kaldıralım çatıları...

Bazen insanın bütün problemi, daha çok şey bilmemesi değildir. Daha çok şey görmemesi veya anlamamakta ısrar etmesidir. Aziz Kur’an bu durumu "küfür" kavramı olarak niteler. “Küfür”, bir "hakikati inkâra şartlanmışlık"tır. Öyle bir şartlanmışlık ki “Nuh diyor, baba diyor ama peygamber demiyor?” Tarihsel belleğe kazınan bu söz Hz. Nuh’un oğlunun hakikati inkâra şartlanmışlığının ifadesidir.

Görmek, gözün görmemesiyle veya gözün zayıflığıyla açıklanamaz her zaman; çoğu kez “görme”nin önüne konmuş, artık görünmez olmuş bir örtü/perde vardır. Hallâc-ı Mansûr’un Tavâsîn’deki o sarsıcı çağrısı tam da buradan başlar: 

"Kaldıralım çatıları…"

Çatı nedir? Ne kadar tanıdık bir kelime değil mi? Her evin, her binanın, her yapının bir çatısı vardır. Çatı, tamamlanmış bir şeyin kemalini ifade eden bir kavramdır. Tamamlanan şeyi koruyan, örten, ayıran... İçeriyi dışarıdan koruyan bir sınır. Ama aynı zamanda içeriyi dışarıya kapatan bir perdedir çatı. Çatı, sadece yağmuru, karı, rüzgârı, fırtınayı kesmez; Hallac’ın idrakinde göğü keser. İnsanın kendisini  güvene almak için kurduğu her yapı, bir yerde göklerle/ilahi olanla arasına girer. Birikmiş alışkanlıklar, tanımlar, roller, kesin hükümler; etnik, ideolojik ve mezhepsel aidiyetler... Aslında bir tür işgaldir bunlar. Ben buyum" diye sabitlediğimiz ama "ben" olmayan işgalci kimlikler, etiketlerNe yapar bu işgalciler? Hepsi de evimize/ben idrakimize/benliğimize sahte bir sağlamlık duygusu verirken aslında göğün/ilahi/fıtri olanın bize bakışını içeriden perdeler.

Hallâc’ın dili de çilesi gibi bir ahlâk dersinden çok bir varoluş teşhis ve tedavisidir. Hallâc sanki şöyle der "Siz göğe uzak değilsiniz; göğe kapalı yaşıyorsunuz." Bu yüzden "yukarı çıkalım" demez, çünkü buna bedensel, zamansal ve mekânsal hapsedilmişliğimizin farkındadır o.  O, “çatıları kaldıralım” der. Çünkü hakikate giden yol, çoğu zaman yükselmek, ilerlemek değil, hakikatle aramıza giren perdeleri kaldırmaktır. Şeyh-i Ekber İbnü’l Arab’nin tabiriyle "hakikatin peçesini aralamak..."

Hallac "Öldü buğdaylarımız," der sonra. Buğday, nimettir; her şeyden önce var oluşun nimeti. Var olmanın kendisi nimettir, ihsandır. Günün sonunda bizi "idare eden" şey "varlık"tır. İnsanın hayatı sürdürme biçimidir. Buğdayların ölmesi, bir bakıma eski beslenme düzeninin ve kadim var olma düşünme ve pratiklerinin çökmesidir. Sadece ekmekle doyma biçiminin, sadece dünya ile güven bulma biçiminin tükenişidir aslında. Çünkü insan, mideyle var olan bir varlık değil, rahim ile var olan bir varlıktır. Çünkü insan, bedenden fazla, beden ötesi bir varlıktır. Hallâc burada bizlere bir yoksunluk anlatmıyor. Aşmamız gereken bir eşiği anlatıyor. Çünkü bazen insanın “alıştığı rızık” ölmeden, yeni bir rızık kapısı açılmaz. Bu, yoksullaşma değildir. Kıbleyi/yönü değiştirmektir.

“Bırakalım güneşle yağmur girsin

göstermek için ruhlara, göklerin bakışını…”

Hallâc-ı Mansûr (d. 858 İran/Şiraz-Beyza, öl. Irak/Bağdat-922)

Güneş, nûr; yağmur, rahmettir. Güneş, aydınlatır; yağmur, yeşertir, yaşam bahşeder. Güneş, ısıtır; yağmur, serinletir, sakinleştirir. Bazen de güneş yakar, yağmur söndürür.

Fakat bunlar sadece dışarıdan gelen doğal fiziksel olaylar değildir. Güneş, aydınlatan bir hakikat; yağmur, dirilten bir feyizdir. Çatıyı kaldırınca ne girer içeri? Ya yağmur ya güneş. Biri nûr, diğeri yaşam.  Hallâc’ın ifadesi burada daha da berraklaşır:

“Göklerin bakışı…”

İnsan, gökyüzüne/ilahi/insani/fıtri olana baktığını sanır. Oysa bakan hakikattir. Çünkü hakikat, insanın bakışını beklemez. O, zaten kesintisiz bir şekilde bakandır, görendir, şahit olandır, kaydedendir. Mesele, o bakışı hak etmektir. Vitrinlere değil, gökyüzüne bakmaktır, karşılıklı... Ama hak etmek kolay değildir. Çünkü insan, sadece çatı kurmaz ki; aynı zamanda toz da biriktirir. Neyin tozunu? Varlık tozunu, kendi tozunu.

“Üfleyelim tozları / Renklerimiz taptaze çıkar…”

Toz, günahın kaba bir adı değildir burada. Daha derin bir şeyi temsil ve ifade eder. Toz; biriken sıradanlıktır, sürü üyeliğidir, üst üste çöken hayatın, kültürün, tarihin tozu/tortusudur. Asıl vatanından “ney” misali kopan “maddeden kaynaklanan” katı, örten, perdeleyen kalın bir tabaka.

Hayat bizi kemirir; saatler, günler, haftalar, aylar; tarihsel, kültürel yükler; etnik, ideolojik ve mezhepsel aidiyetler ve bunların tamamının yükünü ifade eden kaygılar, telaşlar... İnsan bir süre sonra kendi “ben idrakini”, rengini, tenini ve dahi şahsiyetini ve haysiyetini unutmaya başlıyor. Sanki doğuştan kuru bir kütleymiş gibi yaşamaya başlıyor. Oysa Hallâc’ın işaret ettiği şey şudur: Kaybolmadın; işgal edildin, üzerin örtüldü, karanlıktasın. Tozu üflemek, bir tür hatırlamadır. Kendini yeniden icat etmek değil; kendini yeniden görmektir. Çünkü hakikat, çoğu zaman yeni bir şey değildir; çok eski bir şeyi tekrar fark etmektir. hakikat çoğu zaman tanıdık kelimelerle gelmez, bizzat kendisi tecelli eder ve tüm kelimleri yakar, geriye sadece kül kalır. Toz tuttun, işgal edildiğin için tortulaştın. İşte şimdi hesaplaşma zamanı “Ene’l hak!” deme zamanı... Şuur, idrak ve fark zamanı...

“Yok edelim bedenlerimizi / giyinelim ak bulutları…”

Bu ifade ilk bakışta çok sert görünür. İnsan kendi bedenini yok edebilir mi? Hem de kendisine rağmen? Varlıkla yokluk arasında daimi bir salınımda olduğu halde bunu başarabilir mi? Burada “bedeni yok etmek” fiziksel bir şiddet çağrısı değildir; Bedeni mutlak bir var oluş merkezi olmaktan çıkarmaktır. Çünkü beden geçicidir. Hatta işgal edilebilir, ve dış güçler tarafından dünya meydanında kamçılanabilir. Beden, sınır koyar, araya peçe/perde çeker. Neye sınır koyar? Hakikatle “ben” arasına. İnsan çoğu kez bedenin sınırını “ben”in sınırı sanır. Oysa ben, bedenden fazladır. Hallâc, o sınırı aşmadan gerçek aşk ve mutluluk dilinin açılamayacağını söyler. Manalar hasıl olduktan sonra kelimeler kifayetsiz kalır.

“Mutluluk bedenlerin sınırını aşamaz…”

Bu söz, modern insanı da tam yakasından yakalar. Arzu, haz, hız, mutluluk… Hedeflediğimiz ama hep kısa süren, anlık olan, vahim olanı da, hep bir şeye bağlı kalan, hep bir şarta bağlı kalmaya mahkum olan bir mutluluk. Çünkü bedenle kurduğumuz ilişki ve mutluluk, kaçınılmaz biçimde sınırlıdır çünkü beden, zaman ve mekânla sınırlıdır. Bir tat, bir rahatlama, bir kazanım, bir onay, bir popüler, bir şehvet... Hallâc’ın kastettiği şey ise mutluluktan daha geniş bir hali ve var oluş biçimini vurgular. Vuslat (kavuşma), huzur, bekâ (ebedi bir yaşam)… Yani arzu, beklenti, şehvet, mal, makam, mevki, kariyer, başarı, diploma, performans değil... Kendini bulma, asıl yerini bulma... İşgalden, sahte manevi hazlardan, arzulardan kurtulma... İşte bu yüzden Hallac, “doruk” der, “çatı” der.

“Bizimse yerimiz doruktur / oraya ölenler çıkar.”

“Oraya ölenler çıkar. Bu ifade çok çarpıcıdır. Zamana ve mekâna mahkum olan insan, öldüğünde de zaman ve mekâna mahkum olur mu? Yoksa ölüm, zaman ve mekânı aşma eylemi midir? İnsan, maddi koşullarda ölünce “gömülen”dir, yükselen değil ki!

Hallac’ın idrakinde ve irfanında bu “ölüm”, biyolojik bir ölüm değildir. Hallâc’ın dili, tasavvufun/irfanın en sert ve en berrak kavşağına direksiyonu kırar. Kavşakta haykırdığı hakikat şudur Ölmeyen çıkamaz. Ölenler çıkar.”  Ama burada ölüm, yokluk değil; “ben”in “Ene’l hak”ta erimesidir. Arifin kendi benliğini, kendi elleriyle kendinde silmesidir. Kendini sahiplenen, kendisini kendisinin mülkü yapan, kendini merkez yapan, kendi üzerine kapanan, kendini işgal ettiren, kendisiyle hakikat arasına perde çeken “ben”,  ölmeden  çatıları kaldıramaz, doruklara açılamaz. Doruk, burada fiziksel ve ölçüm araçlarıyla ölçülebilecek bir yükseklik değildir; bir var oluş makamıdır. Bütün yüklerden arınmaktır. Yani insanın, kendisini taşımaktan kurtulduğu yerdir. Çünkü insan, kendisini taşıyarak yorgun düşen varlıktır. En büyük yük ve yorgunluk ise insanın kendisini kendisinin sahibi sanması ve kendisini kendisinin mülkü yapmasıdır. Oysa hakikat şudur “Mülk Allah’ındır.” “Ben, Allah’ın mülküyüm.”


Belki de Hallâc’ın çilesi, bugünün yorgun insanına şu hakikati fısıldar “Sen göğe uzak değilsin; sadece üstünü örtmüşsün. Tozlandın, tortulaştın.”

Çatıyı kaldırmak, bir cesaret işidir. Çünkü çatı, yalnız göğü değil, aynı zamanda korkuyu da örter. Göğün bakışı içeri girdiğinde insan kendini asla o bakıştan saklayamaz. O bakış, her şeyi olduğu gibi, perdesiz gösterir:. Gerçek rengi, gerçek teni, gerçek yükü, gerçek işgali, gerçek arayışı…

Peki, biz bu toza ne yapmalıyız? Üfleyeceğiz. Toz hafiftir, ağır değildir aslında, hafifi bir üfleme dahi onu üstümüzden savurmaya yeter. Belki de bu yüzden Hallâc, önce “tozu üflemeyi” önerir. Çünkü insan, göklerin bakışına tozla değil, ancak tazelenerek dayanabilir. Dayanmak da zor iştir. Çünkü hakikatin bakışı ağırdır ve yakıcıdır.

Ve belki de en zor soru şudur:

Biz hangi çatılar altında yaşıyoruz? Hangi toz veya tozlarla yaşıyoruz? Hangi tortular var üzerimizde? Hangi tozlarla renklerimizi kaybettik? Hangi tortularla çamura bulandık? Hangi “buğdaylar”ın tohumunu kaybettik? Hangi buğdayların tohmunu bozduk? Hangi buğday tohumlarının ıslahını yapamadık? Hangi buğday tohumlarının neslini tükettik?

Hallâc hem cevap verir hem de cevap vermez. Sadece peçeyi sıyırmamızı, perdeleri aralamamızı, eşiğe gelmemizi ve sadece kapıyı açmamızı ister: “Bırakalım güneşle yağmur girsin.” Yani, içeriye hakikatin gelmesine izin verelim. Çünkü hakikat bazen aranmaz; davet edilir.

Cesur olan, çatıyı kaldırandır. Cesur olan, cesedini gömendir. Cesur olan cesedini kaldırandır. Cesur olan, kendine bir Fatiha okuyandır...

Kaldıralım çatıları…

Bırakalım güneşle yağmur girsin,

göstermek için ruhlara, göklerin bakışını…

Hallâc’tan sık sık söz eden Sühreverdi ile çatıyı kaldıralım:

Sühreverdî, kozmik bir mahzende ve küresel bir kafeste sıkışıp kaldığımızı ve bu mahzenden kurtuluşun ancak bu kozmik mahzenin nesnel gerçekliğini hakkıyla tanıyıp aşmakla mümkün olduğunu söyler. Âdem’i (insanı) tanımak, âlemi tanımakla eşdeğerdir. Âdem’i tanımadan âlemi, âlemi tanımadan Âdem’i tanımak mümkün değildir. İşte sâlik, yolculuğuna buradan başlar ve nefsini terbiye ederek, onu her türlü ayartmalara karşı arındırarak ve bu yöntemle bedenden soyutlayıp varoluşun gayesine ve bilgisine vasıtasız bir şekilde ulaşır. Vasıtasız bilgi, varoluşa dair içsel bir aydınlanma (işrâk) ve huzur verir. Çünkü varoluşun ağır baskısı altında, öleceğini bile bile yaşamayı göze almak, eğer bir amaç yoksa, alçaltıcı bir durumdur. Ne olursa olsun, kozmik bir mahzende kapana kısıldık, küresel bir kafese hapsedildik ve maddiyat tarafından kuşatıldık; ama bir kez daha gerçek Evimize/Vatanımıza dönebiliriz. 

Ve tabi, Hallâc'ın feryadıyla:

Kurtarın beni bu bakıştan...

Açıklama: Hallâc-ı Mansûr, bugün İran sınırları içinde yer alan Fars bölgesinde, Beyzâ civarında doğmuştur. Beyzâ ise günümüzde Fars Eyaleti içinde bulunan, Şiraz’ın kuzeybatısında yer alan bir şehir ve ilçe merkezidir.

Bu satırları, Hallâc-ı Mansûr’u yetiştiren; bugünlerde ABD emperyalizmi ve siyonistler tarafından bombalanan o kadim topraklara ithaf ediyorum.

Yorum Gönder

0 Yorumlar