![]() |
| Gürgün Karaman |
Tasavvuf “tağutların hükmünü kader diye kabullenmek” değil; nefsin zorbalığına da zulmün zorbalığına da boyun eğmemeyi öğretir.
Tasavvuf/İrfan Tembellik mi Öğretir?
Konuya Pirimiz Akif’le bir giriş yapalım:
“Geçende buna yakın bir olay benim de başımdan geçti. İki kişi oturmuş konuşuyorduk. Konu Mesnevî’ye geldi. Ben Hazreti Mevlânâ’nın anlaşılması en zor, en soyut meseleleri gözle görülür şeyler dairesine indirmekteki kudretine hayran olduğumu; o muazzam kitabın mutlaka baştanbaşa okunması gerekeceğini ileri sürünce arkadaşım dedi ki:
— Hazreti Mevlânâ Hint felsefesinin nakledicisidir.
— Mesnevî’yi okudunuz mu?
— Hayır.
— Hint felsefesi nedir, onu biliyor musunuz?
— Hayır.
— O halde böyle bir iddiaya ne cüretle kalkışıyorsunuz?
— Öyle işittim.
Görüyorsunuz bizdeki hâli ya! Koca bir felsefe, koca bir kitap, koca bir kâinat iki sözle dürülüveriyor!” (Mehmet Akif Ersoy, Düzyazılar, Beyan Yay. İst. 2011, sf. 228.)
En sonda belirteceğim şeyi misliyle mukabele babında en başta yazıp konuya devam edelim. Pirimiz Akif’in metninin sonu benim nezdimde şöyle bitiyor:
— O halde böyle bir iddiaya ne cüretle kalkışıyorsunuz?
— Canım öyle istedi!
— O halde “Canın cehenneme!”
Koca Bir Kâinatı İki Sözle Dürüvermek!
Bazen sosyal medyada bir cümle/slogan görüyoruz; altına yüzlerce yorum diziliyor, paylaşım üstüne paylaşım yapılıyor:
“Tasavvuf insanlara tembelliği, korkaklığı anlatıyor; tağutların hükmetmesini kader olarak kabul etmeyi öğretiyor.”
Bu tarz cümleler ilk bakışta sert, “çarpıcı” ve sanki çok netmiş gibi duruyor. Ama dürüstçe ve açıkça konuşalım: Çoğu zaman bu netlik, hakikatin netliği değil; sloganın netliği, ilkel egonun şehveti olarak tezahür ediyor. Çünkü slogan düşünmeyi değil, saf tutmayı, gettoyu konsolide etmeyi kolaylaştırıyor. Bir cümleyle “karşıt-düşman” üreterek insanları ikiye ayırıp “Biz doğruyuz, onlar yanlış.” bu kadar. Bu tutum hakikat tekelciliğinin de ötesinde ilkel egonun doyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır. Buna aşağıda değineceğiz.
Tarih boyunca her çevrede olduğu gibi tasavvuf çevrelerinde de yanlışlar, savrulmalar, suistimaller olmuştur. Buna göz kapatacak değiliz. Lâkin buradan “Tasavvuf tembellik öğretir.” sonucuna atlamak, koca bir geleneği tek hamlede karalamaktır. Eleştiri başka şeydir, toptan hüküm başka şeydir. Bir de işin günümüz boyutu var: Sosyal medya. Bugün için Türkiye’de en hızlı yayılan şey genellikle hakkaniyetli açıklama değil; keskin iddiaları inşa eden sloganlar. Çünkü algoritmalar öfkeyi, alayı, kesin konuşmayı seviyor. Etkileşim getiriyor. Etkileşim de görünürlük demek. Fenomen olmanın, görünür olmanın dayanılmaz cazibesine kapılmak karakter aşınmasından daha öte bir şeydir ki bu cazibeye tav olan her kişilik başkasının ağır işgaline uğramıştır.
Görünürlük/fenomenlik olunca, “kendi mahallesini/gettosunu” büyütmek isteyenler için bu dil gayet kullanışlı bir hâle geliyor. Kiminin hedefi takipçi; kiminin hedefi sadık kitle; kiminin hedefi “gettoyu” sıkılaştırmak: İçeridekileri daha da içeride tutmak, dışarıdakileri daha da dışarıda göstermek… Kutuplaşma arttıkça, kitle daha kolay yönetiliyor. “Düşman” büyüdükçe “lider” de büyüyor.
Bu yüzden bazı yaklaşımlar -özellikle selefilik- meseleyi anlamaya değil etiketlemeye çeviriyor. “Hepsi şöyle, hepsi böyle…” Ve işte burada asıl kırılma başlıyor: Metni, dili, dini; çok katmanlı bir anlam dünyası olarak değil, tek katmanlı bir slogan deposu gibi okuma alışkanlığı.
Şunu açıkça söyleyelim: Dil/söylem tek katmanlı değildir. Biz günlük hayatta bile böyle yaşıyoruz. Bir cümlenin görünen anlamı (kabuğu) vardır; ama aynı zamanda kastı/niyeti, bağlamı, iması, çağrışımı, vurgu ve tonuyla taşıdığı ruhu da vardır.
Dinî metinler de böyledir. Metin yalnızca kelimelerden ibaret bir “etiket listesi” değil; bir mana iklimidir. Bu iklimi anlamadan, kelimeye yapışıp kalınca söz, bir süre sonra insana hikmet taşımayı bırakır; sadece “taraf” taşır. Aslında Selefilik, bu bağlamda anlamı dışlayarak dini metinlere bir tür “epistemik şiddet” ve “ideolojik şiddet” de uygulamaktadır.
İrfan geleneğimiz ise tam da bu noktada bize çok katmanlı ve çok kıymetli kapılar açar: Kabuğu dışlamadan manayı esas almak. Çünkü kabuk olmadan mana görünmez; ama mana olmadan da kabuk, sadece kabuktur.
Aynu’l-Kudât Hemedânî’nin şu sözü bu dengeyi çok güzel anlatır:
“Harfler, vahyin elbisesidir. Kur'an bu elbiseyle gönderilmiştir.”
İşrâkî Hikmet’in kurucusu Sühreverdî’nin şu cümlesi de aynı kapıya çıkar:
“Manadan gafil olan tüm sözcükleri de kaybetmiştir.”
İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’ye girişinde öne çıkan bakış da şudur: Kelimeler yalnızca ses değildir; “kelimelerin kalbi” vardır ve anlam, oraya iner. Yani söz, ancak manayla birlikte söz olur. Şeyhü’l Ekber, Fütuhat’ın girişinde aynen şunu der: "Hamd, eşyayı (varlığı) bir yokluktan ve yokluğun yokluğundan var eden ve şeylerin varlığının anlamını en yakın yolla kelimelerin kalbine indiren Allah’a mahsustur. Bu sayede onların yaratılmışlığını ve Hakk’ın kadimliğinden kaynaklanan ezeliliklerinin sırrını öğrendiğimiz gibi Allah’ın bize bildirdiği kadimliğini de öğreniriz." Bu örnekleri çoğaltma mümkündür.
Tam burada, altı çizilmesi gereken bir başka mesele var. Türkiye’de kendini tasavvufa nisbet eden bazı çevrelerin yanlışlarını konuşmak mümkündür; hatta konuşulmalıdır ve eleştirilmelidir. Ama o yanlışlardan hareketle bir geleneğin tamamını mahkûm etme refleksi, çoğu zaman “eleştiri” sınırını aşmaktadır. Bu konuya dair yaklaşımımı aşağıya olduğu gibi bırakıyorum:
Türkiye’de kendilerini tasavvufa nispet eden —sözüm ona— kimi tarikat çevrelerinin yanlışları üzerinden bir geleneğin tamamını mahkûm etmek, hakkaniyetli bir tutum olup olmamaktan ziyade; aslında dinin veya dinin asıl kaynaklarının —bilerek ya da bilmeyerek— dinsel bir ideolojiye indirgenmesidir. Bu durum, diğer taraftan dinin ve onun asıl kaynaklarının bir getto aracına dönüştürülmesi anlamına da gelir.
İnsanoğlu her şeyi suistimal edebilir. Burada önemli olan niyettir. Ama tek başına niyet yeterli değildir. Karşıt üretmenin, başkalarını mahkûm etmenin arka planında yatan hakikat şudur: Kendi varlığı sahici olmadığı, düşünmenin emeğinden yoksun olduğu için “kendi varlığını başkasının yokluğu” üzerine bina etmeye kalkışan ilkel egonun; egemenlik/iktidar alanı tesis etme ve sahip olma motivasyonu vardır. “Das Kapital öyle bir kitaptır ki tıpkı Kitab-ı Mukaddes’e benzer. Şeytan bile kendini haklı çıkarmak için ona binbir türlü takla attırabilir,” der Maxime Rodinson.
Tasavvuf/irfan geleneği, “vahdet içinde kesreti” esas alıp çoğulculuğu kucaklarken; selefilik, kendileri gibi inanmayanları “aynılaştırmanın despotizmine” tâbi tutarak, aynılığın/tek tipleştirmenin cehennemini kurmanın ideolojisini üretmektedir. İrfan ehli için Kur’an her şeyden önce ahlak merkezli, nefsi arındırma bakışıyla okunur ve erdemli bir insanı önceleyen bir ufuk açar. Selefilik ise Kur’an’ı pozitif bir hukuk koleksiyonuna indirgeyip ayetleri de karşıtını nakavt edecek bir “ring yumruğu” gibi görmektedir. Bu bağlamda daha çok karşılaştırma yapmak mümkündür. Bu kadarıyla iktifa ediyorum.
Burada esas mesele “kimin daha çok bağırdığı” değil; kimin daha sahici bir varlık ve düşünme emeği ürettiğidir. Çünkü düşünme emeği yoksa, en kolay şey karşıt üretmektir; en kolay şey birilerini sosyal medyanın fenomenliğiyle veya bir cemaatin karizmatik liderliği pozisyonu ile “tek cümlede” mahkûm etmektir.
Peki Tasavvuf/İrfan Özünde Ne Der?
Tasavvufun ortaya çıkışının birçok gerekçesi vardır; fakat bana göre en önemlisi, Hz. Peygamber’in vefatından sonra belirginleşen “insan krizi”dir. Peygamber’in dizinin dibinde yetişen insanlar nasıl oldu da birbirlerine kılıç çektiler? Nasıl oldu da —Câbirî’nin tabiriyle— mevcut toplum akideyi terk edip “akide ve davayı” “kabile ve ganimete” tahvil etti?
Hızla genişleyen coğrafya ve buna paralel olarak artan Müslüman nüfusu, şehirleşme, iktidar ilişkileri ve bu yapı içerisindeki şatafat… Bu başlıklar çoğaltılabilir. İşte bu ortamda tasavvufun temel iddiası şuna dönüştü: Akidevî ve ahlakî arınmayı gerçekleştirecek bir yol gerekir. Bu yol da, Peygamberî/nebevî bir tecrübeye yeniden râm olmaktan geçer.
Peki nedir bu tecrübe? Kabile ve ganimeti merkeze alan toplumsal iklimden bir mesafe alarak, insanın kendini yeniden inşa etmesi… Tasavvufun bütün iddiası, insanın iç dünyasında bir devrim yapmasıdır. O yüzden tasavvuf geleneği, çoğu zaman şu cümleyle özetlenir: “Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu.” Yani “Kendini bilen rabbini bili”. Ne ki sizi terbiye ediyorsa rabbiniz de odur. Karakterinizi ve kişiliğinizi bir cemaati, tarikatın, ideolojinin vb. Karizmasına teslim edenin karakteri işgal edilmiş ve felce uğramıştır. Rehberlik başka bir şey, sürüy, yayacak çiftliğin ağası olup her seferinde canının istediği koyunu kesecek kıvama getirmek başka bir şeydir. Bu nedenle mümkün mertebe, gettoların “epistemik kaynak zehirlenmelerine” karşı her an tetikte olmak “ferd” olmanın yegâne şartıdır. Hele hele bu devirde...
Bu bağlamda tasavvuf dediğimiz şey, özünde “yerinde saymak” ya da “köşeye çekilmek” değil; insanın kendini yeniden toparlamasıdır. Nefsin kibriyle, hırsıyla, bencilliğiyle yüzleşmek; kendini disipline etmek; ahlakı güçlendirmek…
Hatta bunu şöyle özetliyorum:
Tasavvuf “tağutların hükmünü kader diye kabullenmek” değil; nefsin zorbalığına da zulmün zorbalığına da boyun eğmemeyi öğretir.
Şimdi burada problem tasavvufta mı, yoksa metni tek katmana indirip sloganlaştıran; buradan da kitle konsolidasyonu üreten zihniyet ve dilde mi?
Sonuç
Tarihte pek çok sûfî/arif/derviş, zulme boyun eğmek yerine direniş ve toplumsal sorumluluk almıştır. Bazılarına göre “bol keseden atıp” kitleyi konsolide etmek, sosyal medyada alkış toplamanın en kolay yolu olabilir; ama hakikat bu kadar ucuz değil.
Emîr Abdülkâdir, Fransız işgaline karşı mücadele eden bir âlim-sûfî liderdir.
Ömer Muhtâr, Senûsî geleneği içinde yetişip İtalyan işgaline karşı direnişi örgütlemiştir. Şeyh Şâmil, Kafkasya’da Rus işgaline karşı uzun süreli bir direnişin önderidir. Burada sayısız örnekler verebiliriz.
Kısacası, tasavvuf “tağutların hükmünü kader diye kabullenmek” değil; nefsin zorbalığına da zulmün zorbalığına da boyun eğmemeyi öğretir. Bu kadar temel bir tarihî hakikati görmeden konuşmak, en iyimser ifadeyle aceleciliğin ve yüzeyselliğin, epistemik getto zehirlenmelerinin sonucudur.



0 Yorumlar