Ticker

6/recent/ticker-posts

Dengbêjlik ve Dengbêjlêrin Vasıfları 2

Okunma sayısı: 280

 

Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert

Dengbêjlik ve Dengbêjlerin Vasıfları 2

Mekanikleşen modern insan idrakinin anlayamayacağı bir duyuş, sezgi... Dengbêjin o anki gözyaşları, yaşadığı gerilim, ilahi bir lütuf olarak yakaladığı ilhamın ve ufkun işareti olmalıydı. Çünkü söz ben'in ifşasıdır. Böylesi bir an başka ne ile tevil edilebilir ki...

Tabii, ozan sanatını icra ederken kendisini de ince bir ustalıkla anlatır. Bazen övünür; sanatıyla icrasının insanı ne kadar etkilediğini üstü kapalı ifade eder. Hikâyeyle bütünleşerek kendisini anlatır bazen. Roman yazarının roman kahramanını içselleştirerek tamamen olayın içine kendisini koyması gibi.

Bazen bu bütünleşme öyle bir noktaya ulaşır ki, destandaki kahraman kendisi oluverir. Savaşır, ağlar, heyecanlanır, geri çekilir ve yeniden seslenir. Devrêş'e Evdi'nin atı Seklawî'ye, Udban'ın (savaş atı) üstündeki kendisidir artık. Kılıcı elinde, zalimlerle vuruşmakta ve onları birbir devirmektedir. Kılıç şakırtıları mızrak ıslığına karışır. Üzengilerinden, böğürlerinden ve burunlarından ateşler saçılır Seklawîlerin. Meydan harp meydanıdır; ölüm ile kalımın kardeş olduğu, “kimin koç kimin kuzu olduğunun ortaya çıkacağı” meydandır.

Sevgiliye meftun iken Memê Alan'dır dengbêj; yarası derindir. Dengbêj ve dinleyiciler bazen destanda Bınefşa Narîn için sadık bir sevdalı Canbelîye Mire Hekkarî olurlar. Bazen kurulan hain tuzaklardan geçen, Xezal'a Mendal Beg'e kurtaran nişanlısı Teyyar Beg'in Heşînboz'una biner; Bağdat valisi Hasan Paşa'nın bin yedi yüz askerine karşı vuruşurlar. Bazen Seklawî'ye Udban'ın ön ayakları köstebek çukuruna batıp kırılınca üstünden yere fırlayan ve düşmanın ortasına silahsız düşen Dewrêşe Evdi değil, dengbêjin kendisidir; toprağa dökülen kan Devrêş'ın değil, dengbêjin kanıdır sanki. Ve Sadun olur dengbêj; olay yerine yüzünü döverek, ağıtlara boğularak üstüne koşar Dewrêş'in...

Destanı dillendiren sanatçı ve dinleyici kendinden paylar bulur. Paydaş olurlar.

Dinleyici hissiyatı derecesinde nasiplenir; bu fenafil atmosferinden kendine yer bulur. Kimi zaman Hame Musake olur, ölümü utandırır. Genç delikanlılar Sîyabend'in Damırqır'e Xaybîye'sine binip (Zîne'yi) Xece'yi kurtarıp dörtnala at sürerler Süphan Dağı'nın eteklerine.

Oluşturulan ve yaşatılan duygusal atmosferde dengbêj, bütün mevcudun ruhlarını ayaklandırır, fenaya yükseltir. Onu dinleyen delikanlıların alnı akıtmalı atlarının üstünde sineleri bir ateş çukurudur artık. Dengbêjin sazın teline dokunuşu, mısraların seslendirilişi ruhlarına/kalplerine bir ok gibi saplanır âşıkların. Keder ve kader mezc olmuştur muhatapların ve dengbêjin yaşla dolu gözlerinde.

Anlatmış olduğumuz konuya katkı olabilecek küçük bir hatırayı, dengbêjin ve dinleyicisinin ruh hâlinin tahayyül edilebilmesi için burada anlatmak yerinde olacaktır.

Büyük dengbej Abuzer'i 2004 yılında, bir vesileyle ziyaret etmiştim. Beni ağırladığı mütevazı misafir odasında Aşkınses, ben ve hanımı oturuyorduk. Abuzer her zamanki gibi yer minderinin üzerine bağdaş kurmuş oturuyor. Elinde kendi yaptırdığı, tellerini perdelerini bizzat bağladığı 1962 doğumlu sazı...

Abuzer benim için Keja Falo Bag'e destanını söylüyordu. Önünde Alman marka kayıt yapan teyp, kasete okuyor Keja Falo Bag'e'yi. O söylüyor, biz dinliyor, teyp kaydediyordu. Bazen o kadar büyük bir duygusal yükseliş içine giriyordu ki, biz de “harey harey apo, harey dıle mı” gibi duygu ve seslenişlerle atmosfere katılmaktan kendimizi alamıyorduk. Abuzer söylemeye devam ediyor, yükseldikçe yükseliyordu; perdeler, bölümler... Her perdede ayrı coşku, söyledikçe çağlayan duygular: savaş, barış, hüzün, varoluş mücadelesi…

Dengbêjimiz coştu coştu; sözler inci gibi dizilip baş eğdi önünde. Öyle bir ana geldi ki, hanımı Elif teyze belki de gayrı ihtiyari “harey (arey) Oyzaro tû nemırî” (Abuzer ölmeyesin) diye bir haykırışta bulundu. O anda ozanımızın gözlerinden yaşlar coşkun bir sel oluverdi. O yaşlar dengbêjimizin göz pınarlarından önündeki el dokuması halıya doğru adeta fışkırıp saçıldı. Hayatım boyunca etkisinden kurtulamadığım bu sahneyi hayret makamında izliyordum. Böyle bir ağlama, böyle bir gözyaşı dökme şekli var mı? Dengbêjimiz o hâl üzere iken teybi kapattı. Üzerimize melül, mahzun bir hava çöktü. Muhtemel ki hanımı da bu kadarına ilk kez şahit oluyordu. Ben o an ne yapacağımı bilemez durumdaydım. Beş dakika kadar hepimiz sessiz kaldık. Sonra bir sigara sarıp dengbêjimize verdim. Sigarasını yakıp eski yerime geri çekilip oturdum. On-on beş dakika kadar sonra dengbêjimiz kendini toparladı ve tekrar teybin düğmesine basarak Keja Falo Bag'eyi söylemeye başladı. Dengbêjimiz yeniden destanın kahramanı Salo'ye Nasır Bag'e oluverip Keja Falo Bag'e'ye serenat yapmaya başladı. Tabii, biz de tekrar yerimizi alıp mevzilendik; kahramanımızın yandaşları, destanın figüranları olarak.

Tanık olduğumuz o anın soğukkanlılıkla, gerçekçi hesaplar, akıl analizleriyle tarifi imkânsızdı. Belki de hayatımın en nadir anlarından biriydi. Bazen düşünüyorum; o anın adı aşk olmalı, aşkla taşma hâli...

Mekanikleşen modern insan idrakinin anlayamayacağı bir duyuş, sezgi... Dengbêjin o anki gözyaşları, yaşadığı gerilim, ilahi bir lütuf olarak yakaladığı ilhamın ve ufkun işareti olmalıydı. Çünkü söz ben'in ifşasıdır. Böylesi bir an başka ne ile tevil edilebilir ki...

Sözlü edebiyat içindeki efsane ve masallar, destan ve hikâyeler nesilden nesile dengbêjler/ozanlar, masal anlatıcıları, seyyahlar ve derviş kılıklı gezginler tarafından taşındı, aktarıldı ve aktarılmaya devam ediyor. Mitolojik zamanlardan modern zamanlara kadar bu gelenek, bunu vazife edinen söz ustaları, sözü gelenekten geleceğe benliğinde taşıyanlarca yani dengbêjler tarafından büyük bir içtenlikle aktarılageldi. Taşınırken yeniden inşa edildi. Bireysel renkler, bölgesel tonlar eklendi destan ve hikâyelere. Ama özüne hep sadık kalındı; hikâyenin aslı hep korundu. Teması ve tınısı hiç değiştirilmedi. Dinleyen her kuşak bir önceki neslin anlatı tadını ve tınısını yakalayıverdi. Böylece nesiller arasında bir duygu bağını da sağlamış oldu.

Derin bir hissiyatla öyle bir bağ kurulmuştur ki; Tebriz'den Revan'a, Revan'dan Bağdat'a, Bağdat'tan Şam'a, Şam'dan Şengal'e, Şengal'den Süleymaniye'ye, Ağrı'ya, Hakkâri'ye, Diyarbakır'a, Urfa'ya, Malatya'ya, Orta Anadolu'ya, Haymana'ya, Adıyaman'a, Antep'e, Nizip'e uzanan bu koca coğrafyada. Aynı tat ve duyuş, aynı tını ve lezzetini kilometrelerce öteden aynı duygu ve algı ile dinleyip içselleştirmek imkânı bu alanın tabii bir mucizesiydi.

Gezilen şehirler ve kasabalar hikâyeleri öğrendi; kadını, erkeği, genci, yaşlısı ibretlik dersler çıkardı. Bir önceki nesil bir sonrakine ilham kaynağı oldu, rehber oldu bu sayede. Davet edilen köşklerin, sarayların, köy odalarının, yayla çadırlarının duvarlarına sindi anlatılan kadim destanların ruhları ve dengbêjlerin sedaları. Âşık çobanlar, kavallarıyla gecenin mahreminde yüce dağ başlarında maşuklarına seslendi bu bestelerle. Kimi içimizi hüzne boğan acı sonlarla biten, kimi kahramanlıklarıyla göğüslerimizi kabartan gurur vesilemiz oldu destanlar.

Ağa ve paşalar ibretlik öyküleri ve kahramanlık hikâyelerini özümseyip içselleştirdi, sessizce. Kahramanların isimlerini verdiler yeni doğan kız ve oğullarına. Mesela rivayet edilir ki, Dewrêşe Evdi bölgede görev yapan Osmanlı paşası Derviş Paşa'dan aldı adını.

Böylece yaşlı ozan genç ozana, yaşlı kahraman genç kahramana yol oldu; ilham ışığı oldu. İddia edildiği gibi söz uçmadı, söz kanatlandı ve olması gereken her yere kondu. Çünkü söz yazının kıblesiydi; yazı ancak ona yönelerek varlığını kanıtlayabilirdi. Yazı sözün peşinden bir seyyah oluverdi. Diyardan diyara varıp sözü duymak, onu kayıt altına almak istedi. Ona inandı ve ona itaat etti.

Yazı nihayetinde dile geldi ve söze şöyle dedi: Ben yokken sen vardın; varlığın kadim ve daim olsun. Sen yolsun, ben yolcu…

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar