
Gürgün Karaman
Heidegger’in Kulübesine Yolculuk mu? Hayır: Kulübenin Felsefî Yıkımı

Önce kısa bir giriş yapalım.
Ülkemizde düşünce hattının kendini doğrulaması ya da yanlışlaması, çoğu zaman Batılı referansların terazisinde yapılır. Öyle ya, ne de olsa redd-i mirasın artıklarıyız. Geçmişimiz, bizim için hiçbir zaman sahici kurucu referanslara dönüşmedi. Pusulamız Batı olunca, Batı üzerinden meşruiyet devşirmek ile geçmişin nostaljik aktarımı arasında sıkışıp kalan bir ruh hâline gireriz. Öyle bir ruh hâli ki, “Batı aklına karşı Batı aklı”nı bile görmeyiz. Heidegger için “düşüncesi en iç hücrelerine kadar faşisttir” diyen Adorno’nun sert eleştirisi bile, bizde Batı’yı temize çıkaran bir “Batılı referans”a indirgenir. Ne vahim bir durum değil mi...
Burada yazacağım ifadeler sert görünebilir. Ama hakikati perdeleyen duvar kalınsa, ona ince çekiç yetmez; balyoz gerekir. Üstelik burada “misliyle mukabele” sıradan bir hak değil; düşünceyi emperyal bir hiyerarşiye mahkûm eden rejime karşı felsefî bir zorunluluktur.
Bu yazıda Heidegger’in etnik, bürokratik, felsefî soykütüğünü çıkarmayacağız. Fakat şu “modern felsefe azizi”nin faşizmini ve emperyal akletme tarzını/iddia edilen felsefî aklını mümkün kılan felsefî rejimi teşhir edeceğiz.
![]() |
Martin Heidegger |
Şimdi gelelim kulübe meselesine:
İbrahim Kalın’ın “Heidegger’in Kulübesine Yolculuk” adlı kitabı, Todtnauberg’deki o meşhur kulübeyi bir “düşünme mekânı” gibi yeniden parlatan bir hat çiziyor. Kitabın tanıtım metinlerinde de (doğal olarak) “yolculuk”, “iz sürme”, “düşüncenin izi” gibi romantik çağrışımlar öne çıkıyor. Benim itirazım da tam olarak buradan başlıyor: Heidegger’e doğru bir yolculuk yapılacaksa, bu ancak o kulübeyi bir “ziyaretgâh” olmaktan çıkarıp düşünce düzeyinde yıkmak için yapılmalıdır. Buradaki “yıkım” fiziksel değil; felsefî put yıkımıdır: bir düşünürü, tarihin en kirli politik çamurlarından arındırıp “saf bilgelik” gibi sunan kültün yıkımı. Onu tahtından indirecek bir düşünce yolculuğu, bir felsefi arkeoloji kazısı...
Todtnauberg’deki o kulübe, artık bir mekân değil; bir aklanma düzenidir. Düşünceyi, tarihin kirinden arındıran bir “doğa romantizmi” sahnesi… Tahta duvarlar, soba, sessizlik, çam kokusu: hepsi bir araya gelince, sanki felsefe “masum” kalabilirmiş gibi. Oysa burada masum olan bir şey yok. Kulübe, Heidegger’in politik gölgesini görünmez kılan bir estetik perde gibi çalışıyor. Bir düşünürü değil, bir miti ziyaret ediyorsun: “Derin olan, suçsuzdur” miti.
Kulübeye yapılan her hac, çoğu zaman şu basit büyüyü yeniden üretir: “Metinlere değil, atmosfere bak.” Atmosfer konuşunca, dosya susar. Dosya susunca, etik susar. Etik susunca, felsefe de susar—ama “derin susar” diye pazarlanır. İşte bu yüzden kulübe meselesi basit bir gezi notu değildir; bir meşrulaştırma tekniğidir. Bilerek veya bilmeyerek... Mekân, çoğu zaman düşünceyi değil; düşüncenin sorumluluktan kaçışını “ince ve masum” gösterir.
Benim derdim Heidegger’in bir kulübede oturması değil; o kulübenin bugün bir sorgulanamaz bir kutsal alana çevrilmesidir. Çünkü kutsal alan ilan edilen her yer, eleştiriyi “saygısızlık” diye damgalamak için elverişli bir zemindir. “Oraya gidip hissetmelisin” denir. Hayır. Oraya gidip hissetmek değil; oraya gidip hesap sormak gerekir. Kulübeyi fiziksel olarak değil, felsefî olarak yıkmak dediğim tam da budur. Mekân fetişizmini dağıtmak, romantik sis perdesini yırtmak ve “derinlik” diye sunulan şeyi etik ve politik soruların önüne getirmek.
Ve evet; bu yıkımın ilk adımı şudur: kulübeyi bir “düşünme tapınağı” olmaktan çıkarıp bir “soruşturma masası”na yatırmak. Bu masada şu sorular vardır: Bu düşünce hangi tarihsel şiddetlerle yan yana yürüdü? Hangi suskunluklarla büyüdü? Hangi hiyerarşileri “kader” ve “dil” diye doğallaştırdı? Ve en önemlisi: Bugün bu kulübe mitini kim, neyi örtmek için yeniden parlatıyor?
![]() |
| Heidegger'in Kulübesi |
1) Kulübe miti: Romantizmle cilalanmış bir aklanma makinesi
Heidegger’in kulübesi, modern felsefede garip bir şekilde “azizlik evi”ne çevrildi, sanki bir bilgenin inziva odasıymış gibi. Oysa bu hikâyenin arka planında ağır bir politik gölge, politik çamur kütlesi var. Heidegger 1933’te Freiburg Üniversitesi rektörü oldu, Nazi Partisi’ne katıldı; rektörlüğü sırasında Nazi programlarını üniversitede uygulamada rol aldı ve Nazi rejiminin politikalarını coşkuyla savundu. (Encyclopedia Britannica)
Daha sonra “rektörlükten istifa etti” cümlesi çoğu kez bir aklama cümlesi gibi dolaşıma sokuldu. Oysa aynı biyografik çerçevede, savaş sonrasında Nazi geçmişini kamu önünde açıkça reddetmesi için yapılan tüm çağrıları geri çevirdiği de yazılıdır (Encyclopedia Britannica). Yani mesele “gençlik hatası, felsefei acemilik, düşünsel hoyratlık” değil; ısrarla taşınmış bir körlük ve suskunluk meselesidir ve bu mesele “felsefe libasıyla” korumaya alınmıştır. Bugün kulübeye gidip de bu suskunluğu konuşmadan “düşüncenin evi” masalını anlatmak, en iyi ihtimalle safdilliktir; daha kötüsü, etik sorumluluğu estetik bir dekorla boğmaktır.
2) “Faşist bir felsefe dedikoducusu” mu?
Evet, ben bu sert ifadeyi bilerek kullanıyorum: Çünkü Heidegger’in politik sabıkası, düşüncesinin etrafında dolaşan bir “dedikodu” değil; bizzat düşünce tarihinin ortasında duran bir lekedir. Heidegger’in Nazi dönemi tutumunu anlatan kaynaklarda yalnız “üyelik” değil, rektörlük konuşmaları ve uygulamaları da var (Encyclopedia Britannica). Üstelik mesele sadece “politik tercih” de değil. Heidegger’in mirasının bir parçası olan notlar ve tartışmalar, onun düşüncesiyle bu karanlık siyasal iklim arasındaki bağı sürekli gündemde tutmuştur. Buradan sonra “kulübe” artık masum bir yer değildir. Kulübe, etik hesabı ertelenmiş bir düşüncenin vitrini gibi duran, aslında bir aklama mekânıdır. Benim derdim de tam olarak bu vitrinledir. Vitrini kırmadan içerideki “hakikat” iddiasına güvenemezsiniz.
3) Heidegger’in “Batı dışında felsefe yoktur” tavrı
Heidegger, felsefenin sınırını faşizan bir çizgiye çeviren modern Batı felsefesinin belki de yegâne sözde filozofudur.
Heidegger’in bazı metinlerinde felsefe, kökeni ve özü bakımından Grek kabul edilir; bu vurgu zamanla Batı-merkezci bir kapıya dönüşür. Heidegger’in bu konudaki kendi cümlesi gayet açıktır “Felsefe özünde Grektir… Batı ve Avrupa, ve yalnızca onlar, tarihlerinin en iç seyrinde özgün biçimde ‘felsefî’dir.” (beyng.com). Bu tür bir çerçeve, pratikte şunu üretir: Batı-dışı düşünce gelenekleri ya “felsefe” sayılmaz ya da “ham malzeme/egzotik katkı, kültür malzemesi, tarihsel stok”a indirgenir. Bu, yalnız akademik bir kibir değildir. Bu, düşünceyi dahi faşizan bir şekilde hiyerarşikleştiren, “merkez–çevre” kuran ve sonunda siyasal üstünlük hikâyelerine bağlanan bir zihniyetin felsefî versiyonudur.
Bu yüzden “kulübe” yalnız bir coğrafya değil; “bir sınır karakolu” gibi çalışıri. “Felsefe burada başlar; gerisi folklor.” Heidegger’in iddia edilen felsefesi de olsa olsa Avrupa merkezciliğin “felsefi “bir sınır karakolu” görevini üstlenen bir söylemdir. Heidegger’in kendisi de bu sınır karakolunun felsefi bekçisidir. Diğer taraftan modern dünyada bir varlık filozofu olarak kodlanan Heidegger “varlığın çobanı” değil, olsa olsa emperyal sürünün farklı bir üyesidir.
Sonuç: Yolculuk varsa, ziyaret değil hesaplaşma için olmalı
Benim buradaki önerim çok basit: Heidegger’in kulübesine yapılacak bir “yolculuk”, bir hayranlık turu olmamalıdır. O kulübe, felsefî olarak yıkılmalıdır. Yani:
1. Heidegger’i “derinlik” kisvesiyle aklayan mit dağıtılmalıdır.
2. Nazi kimliği “paranteze” değil “felsefesinin tam merkezine” alınmalıdır.
3. Batı-merkezci “felsefe yalnız biziz” iddiası deşifre edilerek tahtından indirilmelidir.
4. Ve en önemlisi: etik hesap, estetik bir sisle, romantik bir söylemle ertelenmemelidir.
Ek Bir Soruşturma Daha: Heidegger’de “intihal ihtimali” ve Şebüsterî meselesi
Yeni Akit’te 21 Aralık 2024 tarihli bir haberde, Doç. Dr. İbrahim Halil Üçer’in Esenler Belediyesi’ndeki bir konuşmasında şuları ifade etmişti: “Çünkü Heidegger Varlık ve Zaman kitabını yazarken masasında Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz adlı eserinin Almanca tercümesi vardı.” (Yeni Akit). Şahsen İbrahim Halil Üçer’i takip eden ve seven birisi olduğumu burada belirtmek isterim. Ama bu cümle çok ağır bir iddiayı taşımaktadır. Burada tek başına bir haber aktarımı, tarihsel kanıt niteliği taşımaz. Böyle bir iddianın sağlamlaşması için Heidegger’in kütüphanesi, notları, atıf zinciri, mektupları gibi birincil veriler gerekir. Şahsen yaptığım araştırmalarda bu iddiayı doğrulayacak bir veri bulamadım. İbrahim Halil Üçer’in bu verisini doğrulamasını talep etme hakkımı açıkça belirteyim. Fakat şu da bir gerçek: Gülşen-i Râz’ın Almanca’ya erken dönemlerde çevrildiğini biliyoruz. Örneğin “Whinfield’ın giriş notlarında 1825’te kısmi bir Almanca çeviriden ve 1838’de Hammer-Purgstall’ın manzum çevirisinden söz edilir. Ayrıca TDV İslâm Ansiklopedisi maddesinde de Hammer-Purgstall’ın çevirisine değinilir (bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi).
Bu “çeviri vardı” bilgisini destekler; ama “Heidegger masasında tuttu” sonucunu otomatik olarak vermez. Yani: kanıt yoksa hüküm de yok. Yine de bu iddia, Heidegger mitini sorgulamak için güçlü bir tartışma hakkı veriyor bizler.
Şebüsterî, Gülşen-i Râz’da fikri, “yalandan hakka geçiş” olarak tanımlar ve eserin tamamını “düşünce nedir, marifet nedir?” sorusunun etrafında örer. Altı yüzyıl sonra Heidegger’in Freiburg dersleri Was heißt Denken? (Düşünmek nedir?) başlığını taşır. Mevcut kaynaklarda Heidegger’in bu başlığı Şebüsterî’den ilhamla seçtiğine dair tarihsel bir kanıt bulunmasa da iki metin de düşünmeyi sıradan zihinsel faaliyetlerin ötesine taşıyan, hakikatle karşılaşmanın eşiği olarak ele alırlar. Bu bakımdan, nedensel bir etki değilse bile, dikkat çekici bir kavramsal yankıdan söz etmek mümkündür.Bunun kanıtını sunalım:
Gülşen-i Râz’ın 71. beyiti
Her şeyden önce hayretim şu iş üzeredir:
Bana bir söyle, “tefekkür denilen şey nedir?”
112. beyit
Yolumuzda şart olan “düşünce nedir” bahset
Ki bazen günahtır düşünmek, bazen ibadet. (Litera Yay., İstanbul 2014)
Bu noktada benim tavrım şudur: Eğer ortada bir “yolculuk” romantizmi kurulacaksa Doğu metinlerini Heidegger’e servis eden bir süs olarak değil, Heidegger’in Batı-merkezci felsefe anlatısını çatlatan bir karşı-kanıt olarak okumalıyız. “Kulübe”yi ziyaret etmeye değil, “kulübe mitini” dağıtmaya yarayacaksa konuşmaya değer.
Kaynaklar
1. İbrahim Halil Üçer’e atfedilen “masasında Gülşen-i Râz Almanca çevirisi vardı” aktarımı (Yeni Akit, 21 Aralık 2024). Yeni Akit
2. Gülşen-i Râz’ın Avrupa dillerine erken tercümeleri (Whinfield giriş notları; Hammer-Purgstall çevirisi). TDV İslâm Ansiklopedisi
3. Heidegger’in Nazi dönemi rektörlüğü, parti üyeliği, Nazi programlarını uygulaması ve sonrasında açıkça reddetmeyi geri çevirmesi (Britannica). Encyclopedia Britannica
4. “Felsefe özünde Grektir… yalnız Batı/Avrupa özgün biçimde felsefîdir” alıntısı (Heidegger, GA 11: 10 sayfası). beyng.com



0 Yorumlar