
Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert
![]() |
| Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert |
Fıtrî Bir İhtiyaç Olarak Müzik ve Müziğin Kapsamı
Dengbêjlerimiz, ihya eden, tatmin eden, söz ve tınılarıyla, doğrudan ruha dokunup tedavi ederek, ayaklandırarak kişiye var olduğunu, canlı olduğunu hatırlatan müzikleriyle insana ve halklara “ben idraki” kazandırmışlardır.
Toplumların sahip olduğu müzik ve sözlü müzik edebiyatı, toplumun ruhunu tanımlayan/ele veren en verimli damarlardan biridir. Çünkü toplumların acılarını, kederlerini, sevinçlerini, yenilgilerini, zaferlerini, gurur ve öfkelerini en iyi betimleyen ifade biçimlerinden biri de müziktir. Tabir yerindeyse “Kendimizce ağlamak ve kendimizce gülmek” dedikleri hâl, müziğin teşbihiyle terkipleşir.
Bireysel ve toplumsal acıların, sadra sığmayarak insan ruhunun yücelerine çıkıp kendisini dile getirmesi, sızısını dindirme isteği, ortak his olarak toplumsal düzeyde haykırışa dönüşür. Bu özellikle tasarlanan bir şey değildir. Toplumsal dimağa yerleşip hafızaya kaydolan insani refleksin kendiliğinden somutlaştırdığı ruhsal bir beyandır. Tecrübeyle sabittir ki yaşadığımız bir zafer veya yenilgi karşısında ya sevinç naralarımız ya da ahlarımız inletir ortalığı. Müzik bir nevi böylesi duyguların saza ve söze dökümüdür. Başka bir ifadeyle ağıtlar ve kılamlar, masa başında kurgulanan veya bestelenen yapıtlar değillerdir. Ortak kederin, kültürün ve geleneğin canlı mecrasında doğal olarak kendisini şekillendirme ve ait kılma biçimidir. Müziğin evrensel ve fıtrî oluşu buradan kaynaklanıyor.
İnsanlığın varoluşuyla yaşıt olan, ruhun eylemselliğini algılayıp ifade etme biçimini dışarıya taşıran hakikatlerden biri de müzik olduğu aşikârdır. Bu olgu insanın kendisi kadar kadim bir hakikattir. Yani insan nasıl hakikat ise müzik de aynı şekilde yadsınamayacak tabii bir hakikattir. Çünkü ruhumuzun sevince verdiği tepki ile aynı şekilde acıya verdiği tepki düşünüldüğünde, musikiyle bilerek veya bilmeyerek nasıl bir entekretik yapıya evirilip biçim aldığını anlamış oluruz.
Aslında insanın yaşam serüveninde farkında olarak ya da olmayarak içinde yaşamak zorunda olduğu olgudan soyutlanmak gibi bir lüksünün ve yeteneğinin olmadığını müzik sayesinde anlıyoruz. Bu adeta bir yaratılma biçimidir. Aynı zamanda insanı insan yapan bu eşsiz doğal tasarım düşünülmesi gereken bir nazardır. Müzik olmasaydı sevinçlerini ve acılarını sürekli yüreğine gömen, duygularını bastıran insan fazla yaşayamaz, kendini tüketen bir nesneye dönüşürdü.
Bu doğal ve kadim gelenek günümüzün haz çağında konser, şenlik, eğlence adları altında, bireysel bencilliği önceleyen, şehevi iştahı okşayan, ulvi olmaktan çıkmış "kendi olmayan" bir zihniyet meydana getirmiştir. Ve maalesef duygu, duyuş ve duruş sömürücülüğünün en açık biçimi olarak nesilleri sürüklemeye devam etmektedir. Yeni sanat ve müzik türlerinin içgüdülerin dilenciliğine terk edilen, avare modern kuşakların boğuldukları kuyulardan yükselen çığlıklara derman olmadığı tüm gerçekliğiyle karşımızda durmaktadır. İnsanı tüketen, çılgınlığı, israfı ve şımarık tavırları özgürlükçü yaşam olarak özümseyen modern kuşakların benimsediği “şeyler” müzik olamaz.
![]() |
| Mehmet Hanifi Arslan / Abuzer Aşkınses |
Emperyal modern zihniyet tüm güç ve silahlarıyla yakaladığı yozlaşmayı, azınlık gruplardan büyük kalabalıklara taşıyarak hedefini gerçekleştirme gayretindedir. Önemli oranda da gayesini gerçekleştirmiştir. Bazı düşünürlerin bu olguyu "travma düzeni" olarak tanımladığı, Ademoğlu’nu da "kısıtlanan insan" olarak adlandırdığı bu zamanda, sıkıntılarımızı geçmişle bağlarımızı koparmadan bizim "ruhun bütünleşik yaratılma" şeklinde tanımladığımız müzikle insan, kendi fıtrî kodlarına dönebilir.
Musikinin, mitolojik zamanlardan günümüze insan ruhu ile olan ilişki tınısının tanrısal bir sesleniş olduğu genel kabul gören bir hakikattir. İnsanla tanrı veya doğu ve batı mitolojilerinde görüldüğü üzere tanrılar arasındaki iletişim ve tazim biçimlerinde müziğin rolünü, işlevselliğini görebilmekteyiz. Bütün dinlerin ilahilerinde, kutsal tazimlerinde etkileyici bir musiki tınısına şahit olabilmekteyiz. Sığınılan ile sığınan arasındaki ilişki ve tazimin, ruhun en içinden, en derininden seslenebilme içtenliği/seslenme biçimi musiki ile icra edildiğine her çağ ve zaman diliminde şahit olmak mümkün olmuştur.
Hz. Âdem’in affedilmek için yıllarca süren ağlayış ve yalvarışları, Hz. Davud’un Zebur’undaki mezmurları/ilahileri, duaları… Kamışın neye dönüşerek Yaratıcısına inleyişi, tabiatın bir bütün içinde Allah’ı zikredişi/seslenişi, Züleyha’nın elindeki lir’in tellerinde Yusuf’u araması ve anması da beşeri düzeyde insanı insan yapan fıtratın beyanıdır. İşte insan kalbi ve aklıyla bu mezcin bir parçası olarak daima musiki ile kendisini anlatmak, sesini duyurmak ihtiyacındadır.
![]() |
| Zekeriya Çetin / Abuzer Aşkınses |
Örneğin; Kazancı Bedih'in
Derdimi Lokman'a gösterdim
Dedi eyvah
Bu derdine def'ine çare hakiki bir
İlah kaldı gülüm aman aman
dizeleri, insanın dünyevî bağlardan ve beşerî çözümlerden umudunu kestiği noktada, derdini aşkın olana emanet edişini ve Tanrı’ya yönelen içli bir yakarışı yansıtır.
Dengbêjlerimizin eserlerinde de sıkça rastladığımız Allah’a sesleniş mısraları, bir dileğin, bir temenninin, bir yalvarışın toplumsal temsiline işaret eder. Kahraman hak, adalet ve iyilik için canını ortaya koyarken, ozan da destandaki kahraman için en içten dualar eder ve Allah'tan yardım diler.
Mesela büyük Kürt destanı Memê Alan’ın bir bölümünde Mem, bir rüyanın peşinden evi ve memleketinden ayrıldığı andan itibaren geri dönülmez bir yola girdiği için dinleyici bir yas havasına bürünür. Hızır aleyhisselam, yoluna çıkar ve geri döndürmeye çalışır. Ancak Mem, kararında katidir. İşte Dengbêjler böyle sahnelerde destanların başkahramanları ile o kadar bütünleşir ki, dinleyici yaş dolu gözlerle kendinden geçer.
Dengbêjlerimiz, ihya eden, tatmin eden, söz ve tınılarıyla, doğrudan ruha dokunup tedavi ederek, ayaklandırarak kişiye var olduğunu, canlı olduğunu hatırlatan müzikleriyle insana ve halklara “ben idraki” kazandırmışlardır. Tam da bu noktada musikinin fıtrî bir gerçeklik olarak dışa yansıdığını, sanatsal bir idrak biçimi olduğunu görebiliyoruz.
Sonuç olarak müzik, insanın biyolojik varlığını aşan ve onu toplumsal, kültürel ve metafizik boyutlarıyla tamamlayan fıtrî bir ihtiyaç olarak değerlendirilmelidir. Sosyolojik açıdan ele alındığında musiki, yalnızca duyguların estetik bir ifadesi değil; kolektif hafızanın inşasında, kültürel kimliğin sürekliliğinde ve toplumsal bütünlüğün korunmasında işlevsel bir araçtır. Sözlü kültür geleneği içerisinde gelişen dengbêjlik pratiği, bu işlevin somut ve tarihsel bir örneğini sunmakta; müziğin, birey ile toplum, dünyevî olan ile aşkın olan arasında kurduğu anlam köprüsünü görünür kılmaktadır. Bu yönüyle musiki, insanın kendisini, tarihini ve inanç dünyasını idrak etme sürecinde vazgeçilmez bir epistemolojik ve kültürel rol üstlenmektedir.


0 Yorumlar