![]() |
| Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert |
Çağdaş dengbêjlerin aynı ortamda bulunmaları hâlinde genç olanın, yaşlı ustanın yanında sanatını icra etme hadsizliğine asla düşmediğini bilmekteyiz. Ustasının yanında ve karşısında söylemek, belki iltifat almak, ustasına saygısızlık anlamına geleceği için eserlerini seslendirmekten itinayla kaçınır ve cemaatten gelen ısrarlı teklifleri reddeder. Ancak yaşlı usta tarafından izin verilince söyler.
Her toplumun kendi kültür havzasının normal akışı içinde, ortaya çıkan musiki anlayışının üstatlarını yetiştirmesi doğal bir döngünün sonucudur. Toplumlar manevi atmosferin nüvelerinden kendi musiki ustalarını yetiştirir. Bu ustalara Kürt toplumunda dengbêj denir. “Deng” ses, “bêj” ise “söyle” anlamındadır. Bu çerçevede dengbêj; sözü ahenkli biçimde söyleyen kişidir. Daha açık bir ifadeyle, ses sanatının güftekârı, bestekârı ve icracısıdır.
Yeryüzünde ne kadar yerel kültür havzası varsa o kadar da farklı musiki biçimi, ses ve ritim çeşidi vardır. O derece ki insandan gruba, gruptan topluma kadar uzanan karakteristik farklılıklar kendisini koruyarak yükseldiği için musiki, tek tiplikten ziyade bünyesinde çeşitlenmeye meyyal bir kimya barındırır.
Bir topluma ait başat örneklerden hareketle falan toplumun musikisi, filan toplumun musikisi gibi tasniflerde bulunulsa da asıl olan, öne çıkmış bir sesin, bir tınının temsiliyette o toplumun bütün katmanlarını kapsayacak derecede kuşatıcı olamayacağı gerçeğidir.
Bu eserimizde özellikle toplumsal düzeyde kabul edilen geleneksel, ulusal musikinin varlığı ve icracıları üzerinde durarak meramımızı anlatmayı uygun bulduk.
Abuzer Aşkınses
Gerçek dengbêj gezer, konuşur, dinler, tasarlar, sonra da kendi meşrebince icra eder. O, bir anlamda toplumun yaşamsal görselini resmeden; bir başka anlamda da toplumun soyut yaşamsal döngüsünü kayıt altına alarak ölümsüzleştiren vakanüvisttir.
Musikinin kendisini var etme biçimini ustalarından bağımsız düşünmek elbette ki mümkün değildir. Çünkü musiki kültürünün icracılarının mahareti, cevheri keşfetmekle kalmayıp cevheri işlemeleridir. Burada da kaçınılmaz olarak dengbêjlerin rolleri devreye girer. Onlar geleneği geleceğe taşımaktan kendilerini gayriresmî sorumlu sayan ve bu dava uğruna bir ömür vakfeden ölümsüz kahramanlardır. Külü savuran değil, korun parıltısını aktaran kahramanlar…
Söz, onlar söylediğinde coşkulu bir anlama evrilir. Hikâyeler onların dilinden gönüllerimizi kuşatır.
Onlara bu şuuru yükleyen herhangi bir okul veya toplumsal müessese değildir. Onlar toplumun bağrından kendiliğinden yetişen hudâyinabit şahsiyetlerdir. Sanatlarını tükenmek bilmeyen bir arzu ve enerji ile yerine getirirler. Yaktıkları meşalelerle, tüttürdükleri ocaklarla günlük yaşamın içindeki karanlıkları, tarihsel unutkanlıkları, uyuşuklukları sözleri ve seslenişleriyle aydınlatarak toplumun sosyolojik, kültürel, siyasî belleğini anbean tazelenmeye, yeniden düşünmeye ve diriltmeye öncülük ederler.
Son dönem Kürt sözlü geleneğinin taşıyıcılarından Abuzer Aşkınses’in repertuvarında bulunan destanların sadece bellekte olup hiçbir yazılı kaynakta yer almıyor oluşu bunun delillerindendir. Farze Col Begê, Hasane Ali Beg, Şerif Beg, Ose Xacune… Daha onlarca destanı Aşkınses, tüm ayrıntılarıyla toplumsal hafızada diri tutmuş, toplumsal yozlaşmayı sözü ve müziği ile engellemeye büyük gayretler sarf etmiştir. Her ne kadar toplumların gidişatı tarımdan moderniteye, moderniteden dijital simülasyon çağına doğru değişse de dengbêjlik geleneği yine dengbêjlerin aşkın yürüyüşleri sayesinde yok oluşun önünde kâvi bir set oluşturmuştur. Bu gayret ve emek, tarihsel ve güncel sonuçlarıyla yozlaşmayı engellemeye çalışanların geleneği geleceğe taşıma ülküsüdür.
Kendi toplumunun mağlubiyetlerini, zaferlerini benliğinde hisseden, hissettiren dengbêjler, takdire şayan meziyetleriyle geleneğimizde saygın bir makama sahiptirler. Bireyin ve toplumun kendisini hatırlamasını, kim olduğunu bilmesini salık veren sözleriyle silkinmeyi sağlarlar. Yaşanmış kötülüklerin ve iyiliklerin hafızalarımızda daima taze kalmasını sağlayan terkip ve vecizleri ile nesiller arasında köprü olmuşlardır.
Diğer taraftan onların maddi beklentileri ve çıkarları yoktur. Derviş ruhludurlar yani. En büyük emelleri, kendi toplumlarının yüceldiğini, bir gurur vesilesi hâline geldiğini görmek; bunu ümit etmektir.
Ancak halk da dengbêjlerin maddi ihtiyaçlarına karşı duyarlıdır. Dengbêjler istemez; ancak her zaman ödüllendirilirler. Halk çeşitli hediyeler ve nakdî yardımlarda bulunur. Mesela sünnet ve düğünlerinde dengbêje çeyrek altın takdim edilerek o güne özel “sazın tellerine bununla vur” denildiği bilinmekte ve anlatılmaktadır.
Dengbêjler sanatlarını icra ederken en etkili biçimde öğütlerde bulunur, gelecek nesillerin bir muhakeme ve muhasebe yapmasını sağlarlar. İrfanî yönleri onların basiretlerini ve ferasetlerini güçlendirmiştir. Genellikle herkesten önce hisseden ve herkesten önce gören feraset ve basiret ehli insanlardır.
Zira sanatlarını icra ettikleri saraylar ve köşklerdeki yöneticilerle ilişkileri de alelade değildir. Kimi zaman yanlış anlaşıldığı gibi ozan, bahşiş almak için yüksek makamların mevzilerine yerleşmez. Aksine davet edilir, icra istenir. O da inandığı ve anladığı kadarıyla sanatını icra eder. Bu icrası sırasında sorunlara ve aksaklıklara yönelik kimi zaman üstü kapalı imada bulunurken kimi zaman da açıkça ama şairce sözünü söyler. Geçmişten misaller getirerek mevcut yöneticiyi yapması gereken konusunda uyarır, ona din ve gelenek içerisinde kanunlaşmış doğrularla yol gösterir.
Mesela savaş şartlarında durumun ciddiyeti ne olursa olsun kadınlara, çocuklara ve masum yaşlılara dokunulmayacağını anlatır. Şartlar ne olursa olsun haysiyetin/namusun çiğnenmemesi gerektiğini ısrarla vurgular.
Ağa ve paşaların “kılıcı göğe saplı olsa” dahi onlara Allah’ın en güçlü olduğunu, bunu unutmamaları gerektiğini dile getirir. Gittikleri cemaatlerde büyüğüne saygılı olmayanın Allah’a da saygılı olmayacağını öğütler.
Dengbêj, toplumsal marufun korunması için büyük bir çaba içindedir. O, kendi milleti ve tüm insanlık mutlu olsun derdi ile seslenir. Çünkü onun kalbi bir iyilik ve irfan pınarıdır.
Ozan, toplumunun keskin kılıcı veya toplumunun düşmana karşı kullanılan kamçısı değildir. Dengbêjler toplumunun vicdanıdırlar. Değerler silsilesinin biricik yol gösterenidirler. Dinlenen söz, duyulan ses, özümsenen samimiyettir dengbêj.
Bu açıdan sözlü geleneğin içinde yoğrularak yetişen ozanlar seleflerine karşı son derece büyük bir saygı içinde olurlar. Dizlerinin dibinde yetiştikleri ustalarını sayar ve saygı ile anarlar. Kaldı ki bu, birebir bir usta-çırak ilişkisi de değildir. Seleflerinin icra ettikleri üzerinden yeni eserlerini inşa ettikleri için ustalarına minnet borçlu olduklarını asla unutmazlar.
Çağdaş dengbêjlerin aynı ortamda bulunmaları hâlinde genç olanın, yaşlı ustanın yanında sanatını icra etme hadsizliğine asla düşmediğini bilmekteyiz. Ustasının yanında ve karşısında söylemek, belki iltifat almak, ustasına saygısızlık anlamına geleceği için eserlerini seslendirmekten itinayla kaçınır ve cemaatten gelen ısrarlı teklifleri reddeder. Ancak yaşlı usta tarafından izin verilince söyler.
Özellikle Malatya ve Adıyaman yöresinde yakından tanınan Ramtaş (Ramazan Aktaş) ile Abuzer Aşkınses ile ilgili dilden dile aktarılan şu söylence, selef-halef arasındaki bu nezaketli ilişkinin güzel bir örneğini teşkil eder. Söylenceye göre Ramtaş bir köy odasında kılam söylemektedir. Odanın içerisinde köyün ileri gelenleri, bıyıkları yeni yeni terleyen gençler, şakaklarına ak düşmüş sevdalı delikanlılar var. Odanın bir köşesinde de Abuzer Aşkınses. Ramtaş söylüyor, onlar dinliyor. Cemaatten biri Abuzer’e “Oyzaro tû ji bê (Abuzer sen de söyle)” der. Abuzer, “şûnêk opî Ram lê ez nabêm (Ramazan amcanın olduğu yerde söylemem)” der. Bu söylence saha söyleşilerimizde sürekli bize anlatıldı. Böyle sahneler birçok kez tekrarlamış olmalı ki olayın geçtiği yerden bahsedilmez. Pir-i fânilerimize “Abuzer Ramtaş’ın yanında söyler miydi” sorusunu —hem de onlarca kişiye— sorduğumuzda hepsinden aldığımız cevap aynıydı; Abuzer, Ramtaş’ın yanında asla söylemezdi. Ya da Ramtaş’ın müsaade ettiği kadarıyla söylerdi.
Gerçek dengbêj gezer, konuşur, dinler, tasarlar, sonra da kendi meşrebince icra eder. O, bir anlamda toplumun yaşamsal görselini resmeden; bir başka anlamda da toplumun soyut yaşamsal döngüsünü kayıt altına alarak ölümsüzleştiren vakanüvisttir.
Bir yaşanmışlığı ancak onun dinç hafızası ve anlatısı sayesinde okuyabilmek mümkün olacaktır. Çünkü insanlar günlük uğraşları içerisinde kaybolup giderken geride ne bıraktıkları ve de bıraktıklarının sonradan ne olacağını genellikle hesap etme alışkanlığına sahip değillerdir. İşte ozan, bütün bu yaşamsal akışın içinde seyirlik bir tepeye oturmuş, toplumunu gözlemlemekte ve sazının perdelerine dokunarak onların hâlini tasvir etmektedir. Tarihin, anın ve sözün tanığıdır.
Dengbêjler ölümün hakikat, dünya hayatının fani olduğunu hatırlatır. Delal e Sırûcî (Suruçlu Delal) Kılamı’nda dengbêjimiz Abuzer Aşkınses şöyle seslenir:
Oy delal oy delal oy delal
Omre me ne sad sala delal dure
Pel panîya ma kırıye vê mırıne
mıtıke dıkım qılîra desta u malî dınye
(Ey sevgili, ey delal.
Ömrümüz yüzyıl değil, delal kurban,
Ver elini elime geç olmadan.
Bak ölüm ökçemize basmaktadır.)
“Koşmayın, koşuşturmayın bu kadar. Taşkınlıklarınızı bırakın, çünkü cennet sadece iyilerin hakkıdır.” diyerek sadece sözleriyle değil, hâl diliyle de seslenir ozan. Allah’ın sadık âşıkları cennetine kabul edeceğini dile getirir. Kazançlarımızın bir el kiri mesabesinde olduğunu, hamd edip nan u nimete dalmamak gerektiğini hatırlatır. Vicdanlı olmayı, “ekmek tuz hakkı”nın kutsallığını örnek yaşamıyla halkına tebliğ eder.
Kanun koyucular adaletten saptığında ince bir zekâyla iğneler Dengbêj Ramtaş Delal kılamında. Asaletin malla ve mülkle olmadığını, eşeğin semerini ineğin sırtına koyanların şimdi toplumda sözü dinlenen akıl sahibi kişiler olarak karşımıza çıktıklarını hatırlatıp statükonun fiyakasını ironisiyle bozup kontrolsüz erk kullanan tiranlara ayar verir.
Körlüğün âmâlık değil, kalbin kör olmasıyla ilgili olduğunu hatırlatır. Hayırlı evladın dağ aydınlatan bir yıldız olduğunu vurgular. Ömrün kardan bir duvar olduğunu ve erirken fark etmediğimizi hatırlatır. Ömrün bir saman yığını gibi olduğunu ve her rüzgârda savrulup azaldığını; bizim bunu fark etmediğimizi anlatır ibret verici tasvirlerle.
Yalan dünyada zalimlerin ve kötülerin engellerinden dolayı murada eremeyenlerin cömert Rableri tarafından ahirette bir araya getirileceklerini temenni eder.
(Devam edecek...)

0 Yorumlar