Ticker

6/recent/ticker-posts

İşrak Filozofu Sühreverdî’nin Hayatı

Okunma sayısı: 126
Gürgün Karaman

İslam düşüncesi üç büyük felsefe geleneği inşa etmiştir. Birincisi, Aristotalesçi felsefeyi benimseyen ve başını İbn-i Rüşd’in çektiği Meşşâî Felsefe. İkincisi, Sühreverdî’nin kurucusu olduğu en özgün felsefe olan İşrâki Felsefe. Üçüncüsü ise Molla Sadra’nın kurduğu Hikmet’ül Müteâliye (Aşkın Felsefe). Sühreverdî, felsefesinin merkezine Nur Suresinin 35. ayetini yerleştirir. Onun felsefesi kadim hikmet geleneğini aşkla kucaklayan bir felsefedir. Bu yönüyle Felsefe tarihinde Sühreverdi kadar evrensel bir filozofu bulmak bir hayli zor olsa gerektir.

Sühreverdî Kürt bir filozoftur. Fakat o, bir kavmin sınırlarında değil,  evrenin ve insanlığın son sınırlarında felsefe yapar. Onun felsefesi ezeli hikmete ve ebedi bir geleceğe dayanır. O, felsefesiyle tüm dar kalıpları aşarak felsefesini konuşur.  Sınırlara sığmayan, daima seferde olan bir filozoftur o. O, sınırlara sığmadığı gibi sınırlar da onu sığdıramamıştır. Onun felsefesi de daima sefer halinde ve sınırlara sığmayarak sınırları aşmıştır. O Anadolu’nun ve Mezopotamya'nın derin vadilerinden, geniş ovalarından,  sarp dağlarından,  çağlayan ırmaklarından ilham alır. Bu nedenle Sühreverdî Hızır’ın çarklarını giyerek felsefe yapar.


Sühreverdi Kuzeybatı İran'da Zencan yakınlarındaki Sühreverd’de 1155 tarihinde doğmuştur. Sühreverd bölgesi kendi zamanında ilim, irfan ve felsefe yurdu olarak tebarüz etmiştir. Bu bölgeden çıkan arif, sufi ve filozoflar “Sühreverdî” namıyla meşhur olmuşlardır. Sühreverdi namıyla bilinen üç büyük düşünür vardır: Ebu Necib Sühreverdi ve yeğeni Ömer Sühreverdî. Ömer Sühreverdi klasik Sühreverdîye tarikatının kurucusudur. İşraki hikmetin kurucu düşünürü olan Şihabuddin Sühreverdî ile zaman zaman bunlar karıştırılmaktadır.

Sühreverdî, hayatı boyunca kendisini işraka adamış ve evlenmemiştir. Tam adı Şihabuddin Yahya Bin Habeş Bin Emirek’tir. Kurucusu olduğu İşrâkî ekolden dolayı İslam felsefe ve irfan geleneğinde Şeyh el-İşrak (İşrâk Üstadı) olarak bilinir. Bağnaz ulemanın kışkırtmaları neticesinde Selahaddin Eyyubi’nin oğlu Melik Zahir'in emriyle Halep'te, Halep Kalesi’ne hapsedilmiş, 1191 yılında otuz altı yaşındayken idam edilmiştir. Hayatı ve düşünceleri hakkındaki en geniş bilgiyi yine büyük bir İşraki filozof  ve Kürt olan Şemseddin Şehrezori'den öğreniyoruz.

Sühreverdî, gençliğini ilim ve irfan arayışıyla geçirmiş ilk eğitimlerini İran coğrafyasında tamamlamış ve burada Mecdüddin el-Cili'den dersler almıştır. Fahreddin Razi’nin de arkadaşıdır.

Sühreverdî, birçok yere seyahat etmiş ve birçok sûfî, kelamcı, mantıkçı ve filozofla derin tartışmalara girişmiştir. Zamanının en üst düşünürlerinden biri olmuştur. Onun kişiliği ve karakterindeki yüksek karizması, düşüncelerindeki cesareti hem düşünce çevrelerinde hem de politik çevrelerde birtakım korkulara sebebiyet vermiştir.

Sühreverdî’nin düşünceleri, ezeli hikmet geleneğini merkeze alır. O salt bir teorisyen değildir. Onun felsefesinin en tutarlı yönü, aynı zamanda ameli/pratik olmasıdır. O, düşüncelerindeki bağımsızlıktan asla taviz vermez. Düşüncenin üretimi ve pratiğe dökülmesindeki temel yaklaşımı inzivadır. Bu nedenle Sühreverdi, münzevi bir filozof-ariftir. Nefsini onun kadar ameli olarak terbiye eden başka bir filozof yoktur. Uzun yolculuklar yapar, seher vaktine kadar uyumaz, günlerce oruç tutar, çok az beslenir. Farz ibadetler dışında nafile ibadetleri yapar. Uzun namazlar kılar, tespihatlar yapar, zikir çeker, semâ’ya durur. Şehrezori bize, onun orucunu ancak haftada bir bozduğunu ve yiyeceğinin elli dirhemi geçmediğini aktarır.

Teorik felsefe yanında ameli/pratik felsefede de zamanının en yetkin filozofuydu. Felsefesi hiçbir zaman tüketilip bir kenara atılacak tarihsel bir üretim değildir. O, gezgin ve münzevi bir derviş, zahit bir arif ve genç bir filozoftu. Onun hem teorik felsefesine hem de ameli felsefesine tarih boyunca cesaret edebilen çok az düşünür vardır.

İbn Rakka şöyle der: “Şihabuddin ile birlikte Meyyafarkin'deki (bugünkü Diyarbakır’ın Silvan ilçesi) mescitte yürüyordum, üzerinde kısa mavi kapitone bir tunik vardı. Başında bir bez sarılıydı ve ayaklarında terlikler vardı. Bir arkadaşım beni gördü ve yaklaşarak sordu, “Neden bu eşek sürücüsüyle yürüyorsun?” “Ne söylediğine dikkat et,” dedim; “Çünkü bu adam bu çağın efendisi, Sühreverdli Şihabeddin’dir! Bunun üzerine şaşkınlığını ifade etti ve uzaklaştı.” “Eşek sürücüsü” lakabı Sühreverdî’nin uzun yolculuklarını eşek, at gibi hayvanlarla yaptığını belirtmek için kullanılmıştır. Anlaşılan o ki yolculuklarında yoğun olarak eşek kullandığı için bu lakabı almış ve bölgede de genel halk kitleleri tarafından da tanınmaktadır.

Sühreverdî dünyevi olan hiçbir şeye aldırış etmiyordu. Yemek ya da kıyafet konusunda kalenderi bir tavra sahip olup bunlara özen göstermiyordu. Yine dünyevi hiçbir makam ve mevkiden etkilenmiyordu. Birçok sarayda bulunmuş; sultanlara, vezirlere ve saray seçkinlerine felsefe, mantık, metafizik, bilim ve siyaset dersleri vermiştir. Bazı eserlerini kendisine değer verip hürmet gösteren sultanlara ithaf etmiştir.

Bazen yamalı bir cüppe giyer ve kırmızı takke takardı. Bazen de başını bir sarıkla sarardı. En çok sevdiği ameller oruç tutmak, gece yarılarına kadar namaz kılıp tefekkür etmekti.

İlmi bir ortam olmadığı müddetçe insanlarla konuşmazdı. Konuştuğunda da düşüncelerini özgürce ifade eder ve karşısında kimse duramazdı. Keskin ve kıvrak bir zekâya sahipti. O üst düzey bir diyalektik dehaydı. Onun tefekkürü, zıt kutupları çakıştırır ve çağları aşan düşünceler üretirdi. Bu yönüyle onunla yarışabilecek bir filozof yoktu. Düşüncelerini hiç kimsenin kınamasından çekinmeden ve korkmadan dile getirdiği için Fahreddin Mardinî onun hakkında “Korkarım ki bu genç adam başına büyük belalar alacak.” demiştir ve nitekim öyle olmuştur.

Sühreverdi müzik dinlemeyi ve müzik eşliğinde raks etmeyi çok severdi. Şehrezori’nin aktardığına göre o, mucizeler ve olağanüstü olaylar gerçekleştirirdi. Bundan dolayı da zaman zaman sihirbazlıkla suçlanmıştır. “Kaba ulemanın ve hakikat ilimlerinden bihaber olanların onun simya bildiğini söylediklerini duydum. Hatta bazıları onun bir büyücü olduğunu bile iddia ediyor, ama bunların hepsi uydurmadır. Fakat bu iddialar onun zirvesine ulaştığı tecridin (Riyazet… Nefsin bedenden soyutlanması) aşamalarına dair cehaletlerinden ibarettir.”

Sühreverdi kendi yolunu takip edenlere “Tecrit Kardeşleri” (İhvanü’l Tecrid) adını verir. Tecrit; riyazetle, yani uzun süreli oruç tutma, çokça namaza kılma, az uyuma, az yeme vb.) nefsin bedenden soyutlanmasını esas alır. Nefs terbiye edilerek bedenden soyutlanmadığı sürece işrak gerçekleşmez. Nefs, ancak bedenden soyutlanırsa varlığın gerçek bilgisine ulaşabilir ve var oluşun ontolojik hakikatini kavrayabilir. Bu yöntem aynı zamanda bir bilgi elde etme yöntemidir. Bu yöntemin ayırıcı vasfı, gerçek bilgiye ancak Allah’a saf bir kulluk ve ihlasla ulaşılabilir demektir. Bir başka açıdan gerçek bilgi ancak nefsin ahlaki yetkinliği ile kazanılabilir.

Tecrit Kardeşleri'nin (İhvan-ı Tecrid) yöntemi olan nefsin soyutlanması sonucunda tecrit ehli berzah âlemine (âlem-i misal) çıkabilir. Bunun neticesinde ruhani olanı maddi, maddi olanı ruhani bir alana çekebilir. Yani manevi/soyut bir form maddileştirilebilir, maddi bir form da manevileştirilebilir. Bu konu hakkında modern bilimlerde bir hayli çalışma yapılmıştır. Sühreverdî bu konuda şunları söyler: Her ne kadar bu bilgiler gizli tutulması gereken sırlardan olsa da onun durumuyla ilgili bazı şeylerden bahsettim.”

Sühreverdi Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasını karış karış gezip ilim peşinde koşan biridir. Dur durak bilmez. Diyarbekir'de kalıp burada yaşamayı çok seviyordu. Anadolu’nun bazı yerlerini gezdikten sonra Harput üzerinden Mardin’e ve buradan da son olarak Halep’e geçmiştir. Halep’e geçtikten sonra Halep valisi olan Selahattin Eyyubi’nin oğlu Melik Zahir ile çok yakın bir dostluk kurmuştur. Aynı zamanda Melik Zahir’e hocalık yapmıştır.

Şeyh’ül İşrak Şihabeddin Sühreverdi 1191 tarihinde 36 yaşında iken Halep’te, Halep Kalesinde bağnaz ulema tarafından şehit edilmiştir.

Melik Zahir hocasını sever ve ona inanırdı. Hem bu durum hem de Sühreverdaî’nin karizmatik duruşu ve düşünceleri bağnaz ulemayı tedirgin etmiştir. Ulema, toplanarak Sühreverdi’nin idam edilmesi için Selahaddin Eyyubi’ye mektuplar yazdılar. Selahaddin Eyyubi de oğlu Melik Zahir’e bir ferman yazarak Sühreverdî’nin idam edilmesini istedi.

Ancak Sühreverdî’yi öyle hemen idam etmek kolay değildi. Büyük bir destekçisi olan Melik Zahir vardı ve onu sevenler çoktu.

Sühreverdî’nin felsefesinde dile getirdiği düşüncelerin değerlendirilerek idam kararının meşruiyet kazanması için tartışma meclisleri düzenlendi. Bunun detaylarını “Bir Kürt felsefesi İşrakilik (yayınlanmış) ve İşrâkilik: Arınmanın ve Aydınlanmanın Felsefesi (yayınlanmamış çalışma)” adlı eserimizde genişçe ele aldık. Burada sadece idam edilmesine neden olan tartışmayı aktaralım:

Tartışmada “Allah’ın yeni bir peygamber gönderip gönderemeyeceği” sorulur. Bu soru tuzak bir sorudur. Şöyle ki: Sühreverdî bu soruya “Evet” derse ulema onun “peygamberlik iddiasında bulunduğunu” ileri sürecektir. “Hayır” derse bu sefer de ulema onun “Allah’ın kudretini sınırlandırdığını” ileri sürecektir. Sühreverdî hiçbir eserinde böyle bir iddiada bulunmaz. İşraki Felsefe’nin temel eseri olan Hikmetü’l İşrak’ta “Allah, insanlığı tarihin hiçbir döneminde öndersiz bırakmayacağı” şeklindedir. Ulema onun bu fikrini ileri sürerek Sühreverdî’ye mahkûm etmiştir.

Sühreverdi ulemaya karşı düşüncelerini cesur bir şekilde savunmuştur. Tartışmalarda düşüncelerini açıkça ve cesurca belitmiş, muhaliflerinin görüşlerinin ne kadar tutarsız olduğunu ortaya koymuştur. Aslında ulemanın tutumu tamamen kıskançlıklarından ve bağnaz otoritelerinin sarsılmasından kaynaklanıyordu.

Fakat ulema bir kere onu kâfir (!) ilan etmeyi ve idama mahkûm etmeyi kafasına koymuştu. Ona olmadık büyük suçlar atfettiler ve peygamberlik iddiasında bulunduğunu iddia ettiler. Oysaki Sühreverdî’nin böyle bir iddiası kesinlikle yoktu! Ulema, Melik Zahir’i onu idam etmek için kışkırtmalarına rağmen o bunu reddetti. Bunun üzerine babası Selahaddin'e mektup yazdılar ve açıkça idam edilmesini talep ettiler. Eğer yaşamasına izin verilirse Sühreverdî’nin herkesin inancını bozacağını söylediler. Selahaddin; Melik Zahir'e Sühreverdi'nin idam edilmesi için ikinci bir ferman yazarak onu tehdit etti hatta buna uymazsa Halep valiliğini elinden alacağını belirtti.

Melik Zahir için artık yapılacak bir şey kalmamıştı. Fakat dostu ve hocası olan Sühreverdî’yi asla idama gönderemezdi. Ama durum ortaydı. Sühreverdî ile yaptığı istişareden sonra Sühreverdi adeta ona “Sen asla beni idama gönderemeyeceksin, bunu biliyorum. Fakat içinde bulunduğun durumun da bir çözümü yok. Beni Halep Kalesine hapset. Orada ruhumu Allah’a teslim ederim.” demiştir. İstişare sonucunda Sühreverdi Halep Kalesine hapsedilir ve o, burada adeta ölüm orucuna girerek ruhunu teslim eder.

Sühreverdi’nin şehit edilmesiyle ilgili farklı rivayetler ve menkıbeler vardır:

Bazıları hapsedildiğini ve aç bırakıldığını iddia ederken, bazıları ölene kadar aç bırakıldığını söylemektedir. Bazıları bir iple boğulduğunu söylerken, diğerleri kılıçla öldürüldüğünü söylemektedir. Cesedinin kaleden aşağı atıldığı ve yakıldığı da bize ulaşan bilgilerdir. Şeyh Cemaleddin el-Hanbeli, gördüğü bir rüyada/vizyonda, onun kemiklerinin topladığını “Bunlar Şihabeddin'in kemikleridir” denildiğini aktarır. Onun takipçisi olan İşraki Talebeler/Tecrit Kardeşleri de ona Ebu'l-Futuh (İlahi Fetihlerin Önderi) unvanını vermişlerdir.

Sonraki süreçlerde bu durumdan çok müteessir olan Melik Zahir, bu olaya sebep olan ulemayı hapsetmiş ve mallarının da el koyarak adeta Sühreverdî’nin intikamını almıştır. Fakat bu intikam alma büyük dehayı getirmemiştir. Aslında tarih bu coğrafyada geniş halk kitleleri için bir "kalem" tarihi değil bir "kılıç" tarihi olarak inşa edilmiştir. Bu bağlamda denilebilir ki Sühreverdî’nin dehası ve kalemi Selahaddin Eyyubi'nin kılıcına yenilmiştir. Kılıcın karizması ve cazibesi, ilmi mağlup etmiştir. Bu coğrafyanın eğer bir gerilemesinden söz edilecekse bu da "kalemin kılıcın gölgesinde" kalmasıdır.

Sühreverdî Şâfi'î mezhebine mensup olup, felsefe, mantık, fizik, metafizik, fıkıh ve hadis ve daha birçok alanda yetkin bir bilim insanı, filozof ve arifti. Onun felsefi anlayışı tam anlamıyla “evrensel” bir anlayıştı. O, Platon’u ve Hermes’i, kadim filofları hikmetin önderi olarak görüyor, Aristotelesçi Meşşaî felsefenin yetersiz olduğunu ortaya koyuyor ve bu felsefeyi köklü bir eleştiriye tabi tutuyordu. İbn-i Sina’ya büyük bir saygı duyuyordu. İddiası şuydu: İşraki Hikmet evrenseldir, yani ilim, felsefe ve bilim evrenseldir fakat köken olarak Meşrikî/Doğuludur. İbn-i Sina her ne kadar Aristocu felsefeye büyük bir önem vermişse de aslında İbn-i Sina bunu İşraki Hikmet’e ulaşmak için bir basamak olarak kullandı. Sühreverdi bu konuda “İbn-i Sina bu gayesine ulaşamadı, İşraki Hikmet’e ulaşmak için açtığı yolu tamamlayamadı, onu ben tamamladım.” demektedir. Bu konuda ona “Hanginiz daha bilgili, sen mi yoksa İbn-i Sina mı?” diye sorulmuş. O da şöyle cevap vermiştir: “Belki aramızda bir benzerlik vardır ama işrak/yaratıcı vizyon ve sezgisel/ilham konularında kesinlikle onu geçerim. ”

Çağdaşı olanlar onun keskin ve diyalektik zekâsını fark etmişlerdi. Seyfüddin Amidî (1156-1233) onunla karşılaşmış ve onun hakkında “İlmi, aklını geçmiştir.” demiştir. Amidî’nin bu tespiti çok önemlidir. Sühreverdi’nin bilgiyi elde etme yönteminde ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Fahreddin Razi’ye onun hakkında soru sorulduğunda “O, zekâ ve doğal yetenekle parlıyor.” demiştir. Buradaki “doğal yetenek” belirlemesi de çok önemlidir. Aslında Amidî ile Razi aynı şeye işaret etmektedirler. O da Sühreverdi’nin bilgi yöntemin ne kadar muhteşem olduğudur. Ama bu yöntemi herkes kullanamaz ve buna gücü yetmez. Çünkü bu yöntem iki temel üzerinden hareket eder: Meşşaî (rasyonel, pozitif bilimsel yöntem) yöntem tamamlandıktan sonra riyazete başvuran İşraki yöntem. İşraki yönetimin çok ağır olduğuna vurgu yapan Sühreverdî, abide eseri Hikmet’ül İşrak’ta şu iki uyarıyı yapar: Birinci uyarı, İşraki yönteme takat getirmeyenler Meşşaî yöntemle yetinsinler. Bu, onlar için daha faydalı ve hayırlıdır. İşraki yönteme azmedenlerin Hikmet’ül İşrak’ı okumadan önce için kırk gün riyazete girmelidir aksi durumda Hikmet’ül İşrak’tan nasipleri olmaz.

Üstad Dinani, Sühreverdi’nin felsefesi hakkında şunu der “Gerçekte Sühreverdi bir sorunu çözmez, nefsin (öz benliğin) temel ihtiyacını yerine getirir: felsefe ve maneviyatın birleşmesi.” Sühreverdi daima uyarıda bulunarak şunu söyler: Kulluğunuzun gereklerini yapın. Farz ibadetleri asla aksatmayın. Nafile ibadetlere sarılın. Allah’a karşı saygılı olun.

Allahu nurus semavati vel ard...

Yorum Gönder

0 Yorumlar