![]() |
| Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert |
Rüyaları talan, ütopyaları darmadağın edilmiş bu kadim toprakların çocukları olarak bizler, artık rüyalar da görmüyoruz sanki.
Destanlardaki ana karakterlerden bir diğeri de kadınlardır. Kadın figürü, bazı destanlarda tamamlayıcı bir rol üstlenip destanın kurgusunda doğrudan yer alır. Aşk destanlarında kadın ile erkek, hikâyeyi inşa eden vazgeçilmez figürlerdir. Hatta bazı destanlarda mevzunun doğrudan inşacısı ve paydaşı kadındır. Daha doğru bir ifadeyle destan ya da hikâye, tamamen kadın karakter üzerinden inşa edilir.
Keza olay örgüsü; kadının güzelliği, aklı, yeteneği, marifeti ve makuliyetiyle şekillenir. Kadın/sevgili, destanın yaratılmasında kurucu rol üstlenir.
Bu bağlamda Kürt edebiyatının meşhur destanlarından Mem û Zîn, en başta gelen örnekler arasındadır. Zira destandaki olay örgüsü, rüyada peri padişahının kızları Zîn’i Botan’dan gece karyolasıyla kaldırıp Mıxrîb’e, Mem’in yanına getirmesi ve Mem’in onu görmesiyle başlar. Akabinde kahramanımız Mem, rüya mı hayal mi olduğunu tam olarak bilemediği bu durumun etkisiyle Zîn’i bulmak ve onunla murada ermek için, ölümüyle sonlanacak zorlu bir aşk yolculuğuna çıkar.
Tahir ile Zühre Destanı’nda da aynı biçimde kadının, destanın kurucu karakteri olduğunu görürüz. Zira bütün engellere rağmen aşkı için mücadele eden, sabır ve metanetle bekleyen bir Zühre karakteri vardır karşımızda. Sinem Hatun, Garip Âşık, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Canbelî ile Bınevş, Vâmık ile Azra ve Sîyabend û Xece (Zîn) hikâyelerinde de benzer roller söz konusudur.
Bunun yanında, kadının tamamlayıcı bir yan karakter olduğu; kuruculuğu paylaştığı fakat bir adım geride kaldığı destanlar da vardır. Bu destanlar doğrudan aşk destanı olmayıp; muhtevası özellikle kahramanlık, ölüm, sosyal anlatılar, büyük toplumsal sorunlar ve geçmişin hafızalardan silinmeyen olaylarıdır. Bu tür destanlarda kadın karakter tamamlayıcı bir rol üstlenir. Yine de aşk, destanın içine serpiştirilmiş olarak heyecan, ritim ve gerilim katan bir unsur hâlinde yer alır. Bu destanlarda kadın, kimi zaman savaşı kızıştıran, kimi zaman savaşın sebebi olan, kimi zaman da savaşı sonlandırmaya çalışan bir prototip olarak boy gösterir.
Somut örneklerine bakacak olursak; Ham’e Mûsake Destanı’nda Şâre’yi ağabeyi Ham’e Mûsake, annesinin yerine koymuştur. Şâre, kendi elleriyle ağabeyine savaş kıyafetlerini giydirir, seklawîsini (savaş atı) mahmuzlar ve gözyaşlarını yüreğine gömüp vakarla onu savaşa gönderir. Ham’e Mûsake de savaşa giderken toplumunu, hanedanını ve bey çadırının yönetimini bacısı, sultanların sultanı Şâre’ye devreder. Telkinlerini ve vasiyetini ona bildirerek şöyle der:
“Sen gözyaşı dökmemelisin; çünkü sen benim için bir kadın değil, sırtımı dayadığım kırk yiğide bedel bir dağsın.”
Ferza Çolbegê Destanı’nda da Ferze’nin, tıpkı Şâre Mûsake’ye benzer şekilde üstlendiği rol, destanlarımızdaki kadın portresinin en belirgin örneklerinden biridir. Dızê Şave’de Azîme Hatun, Sîyabend û Xece’de Xece, Dewrêşê Evdî’de Edûlê, Zor Süleyman Beg’de Fatıma Hatun ve daha birçok örnekte kadın karakter; etkin, saygın fakat destanın ana kurucu unsuru olmaktan ziyade tamamlayıcısı ve vazgeçilmez bir paydaşı olarak yer alır.
Elbette burada kadının sevgililik dışında annelik rolü de mevcuttur. Annenin rolü; şefkat, koruyuculuk, esirgeme ve rehberliktir. Anneler, babalar gibi buyurgan bir edayla rehberlik etmezler; onlar serinleten bir meltem gibidirler. Üzmez, azarlamaz ve incitmezler. Kadınlık tecrübelerinden yola çıkarak oğullarının hedeflerine koydukları sevgililer hakkında bilgi verirler.
Konunun daha iyi anlaşılması amacıyla önemli destanlarımızdan Dewrêşê Evdî’de geçen bir sahneye burada yer verelim. Dewrêşê Evdî Destanı’nı kaleme alan bazı yazarlar, Dewrêş’in anne ve babasının onun gideceği savaşın tehlikesini tartışırken, anne Eyşa Wala’nın şu veciz Kürtçe deyimi kullandığını belirtirler:
“Berxê nêrî kêre ye.” (Erkek kuzu bıçak içindir.)
Bu deyimin Kürtçedeki gerçekliği doğrudur; ancak bu sözü bizim yörelerdeki varyantlarda annesi değil, babası Evdî Beg kullanmıştır. Hatta Evdî Beg, can dostu Ezîdî Ömer Beg’e yaklaşan Arap savaşında çocukları Dewrêş ve Sadun’a yoldaş olmasını rica eden bir mektup yazar. Mektup ulaştığı sırada Ömer Beg, iki oğlunun düğününü yapmaktadır. Yavuklularına kavuşmak üzere olan yiğit evlatlarının çifte düğününü yarıda keserek oğullarını Dewrêş ile birlikte ölüme gönderir. Destan içerisinde, bu yiğitlerin geride kalan sevgililerine dair dengbejlerin deyişleri insanın yüreğini adeta yakar. Mektubu okuyan Ömer Beg, gözyaşları içinde başını kaldırarak şöyle demiştir:
Rabın berxe min rabın,
Rabın xwe bıştînın çek u sîlana.
Barî namûse barıkî gırana,
Rok mırıne derî me gîyana.
Mırına du kesane,
kes mırıne nızane.
Berxî nerî kêreye,
mane dostana.
Nahak barxê mı xêr u, xweşî vegerîyana.
Aze duhul u defe bıkutım qîzaka bavım, çîtan u perdane.
Nıhak berxê mı, venegerîyane kınce wan xûn hatın xwedîyane.
Ez e azap u carîya
Ber qîzak u bûkakım şunda bışînım xwedîyane.
(Kürtçe metin özgün hâliyle korunmuştur.)
Çeviri:
Kalkın oğul, kalkın.
Silahlarınızı kuşanın.
Namus yükü ağır bir yüktür.
Günün birinde ölüm hepimizin kapısını çalacaktır.
Ölüm iki kişiliktir; önce kime geleceği belli olmaz.
Ölümün sırası gayıptır.
Erkek kuzu, dost uğruna bıçağa/ölüme hazırdır.
Eğer oğullarım hayır ve selametle dönerlerse, düğünlerini kaldığı yerden devam ettireceğim ve gelinleri haremin perdesine atacağım.
Eğer oğullarım dönmezlerse, kanlı elbiseleri baba ocağına gelirse, beklettiğim gelinleri hizmetlilerin ve cariyelerin eşliğinde babalarının evine göndereceğim.
![]() |
| Kerim Ak & Abuzer Aslan |
Tekrar konuya dönecek olursak; kadın, babadan sonra gelir fakat harem içindeki en etkin ve en keskin karakterdir. Onun karar kıldığı, özellikle çocuklarının istikbaline yönelik öngörüleri mutlaka gerçekleşir. Destanlarda anne karakterinin öncülüğü, şefkati ve basireti; toplum işlerinde bağlayıcı ve caydırıcı bir unsur olarak da işlev görür. Onun yönlendirmesi ve emriyle gerçekleşen gizli ya da açık birçok olay mevcuttur. Bu yönüyle, saray içindeki haremlerde bilinen valide sultan rolüyle örtüşen bir özelliğe sahiptir.
Bütün bu anlatılanlardan da görüldüğü üzere toplumumuzda kadın, metanın ve görselliğin aracı değildir. Türedi uygarlıkların aksine, merhamet ve şefkat timsalidir. Yeri geldiğinde yere attığı yazmasıyla savaşı durdurur; yeri geldiğinde koç yiğitler onun uğruna ölümü göze almaktan geri durmaz. Dewrêş Adûlê, Hasanê Ali Beg Tîl için saçlarının tek teline uzanan ellere karşı zamanın ağababalarını ve statükoyu karşısına almış, bu uğurda bile bile ölüme yürümüştür. Aynı şekilde, kendi toplumunun kanaat önderlerinden biri olmasına rağmen Ose Xacune, sevdalısı Alê (Elif) için bulunduğu konumu terk-i diyar eylemiştir.
Destanlarımız bu yönüyle, sevginin tene ve hazza indirgenmeye çalışıldığı bu hoyrat çağda bizleri kendi köklerimize —tabiri caizse fabrika ayarlarımıza— yeniden davet eder.
Belki de bugün kendimize şu soruları sormamız gerekir:
Kadınlarımızla ilgili, Mame Alan’ın rüyasına değen bir rüyamız var mı?
Ya da Xece, rüyalarda bile incinmesin diyen bir sevgili var mı?
Rüyaları talan, ütopyaları darmadağın edilmiş bu kadim toprakların çocukları olarak bizler, artık rüyalar da görmüyoruz sanki.


0 Yorumlar