Ticker

6/recent/ticker-posts

“Kürt Anasını Görmesin”in “Haksöz”cesi: Suriye’de “Tezahür Eden Kürtçülük” Yazısı Üzerine Birkaç Not

Okunma sayısı: 786


Gürgün Karaman

“Kürt Anasını Görmesin”in “Haksöz”cesi: Suriye’de “Tezahür Eden Kürtçülük” Yazısı Üzerine Birkaç Not 

(Bu yazı, 10 Ocak 2026 Cumartesi tarihinde Haksöz Haber'de yayınlanan Yahya Fırat adlı yazarın "Suriye'de tezahür eden Kürtçülük" yazısı ve bu yazıyı bir hakikat hattı olarak dolaşıma sokan camiasının eleştirisidir.)

Kürtlere açık bir çağrı!

Şahsen politik metinler okumayı sevmem ve politik dille de metin yazmam. Ama bazen okumadığımız halde maruz kalmanın altından kalkmanın erdem ve cesaretini kuşanmak da düşüncenin namusunu korumak için kaçınılmazdır. Şimdi, en sonda söyleyeceğim şeyi en başta bir hikâye ile not düşeyim:

Aziz Augustinus’un “Tanrı Devleti” eserinde (IV. kitap, 4. bölüm) geçen meşhur “Büyük İskender ve Korsan” anekdotu var. Augustinus bu hikâyeyi Adalet yoksa krallıklar da büyük bir soyguncu çetesi olur.” fikrini anlatmak için kullanıyor.Hikâye kabaca şöyle: Büyük İskender bir korsanı yakalatır ve ona “Denizlerde ne hakla saldırıp yağma yapıyorsun?” diye sorar. Korsan da hiç geri adım atmadan, “Sen ne hakla bütün dünyayı istila ediyorsun?” diye cevap verir. Ardından şu manayı verir: “Ben bunu küçük bir tekneyle yaptığım için bana korsan/hırsız diyorsunuz; sen bunu koca bir donanmayla yaptığın için sana hükümdar/imparator diyorsunuz.” (Korsanlar ve İmparatorlar: Eskiler ve Yeniler, Noam Chomsky, Ayrıntı yay., sf. 8, İst. 2018).

Bazı metinler vardır; okurunu düşünmeye çağırmaz, öfkeye, şiddete ve dahi muhatabını ideolojik çiftlik üyesi olmaya çağırır. Bu tarz metinler akla, düşünceye, vicdana, adalete bir kapı aralamazlar, her zaman tetikçilik yaparak bir hedef gösterirler. Haksöz Haber’deki Yahya Fırat’ın “Suriye’de Tezahür Eden Kürtçülük” başlıklı yazısı ve bu yazıyı sosyal medyada dolaşıma sokanlar bende tam da bu hissi uyandırdı. Meseleyi konuşmak yerine, meseleyi bir “ötekileştirme” operasyonuna dönüştüren ve ideolojik söylemiyle kitlesini mobilize etmeye ayarlı bir dil ve Kürd'ün ontolojik hakikatinin yok edilmesi gereken bir düşman olarak kodlayan bir bilinçaltı var metinde. Bir siyasal fotoğraf çekmekten çok, bir “kimin nerede durduğunu ifşa etme”nin heyecanı… Ve ne yazık ki bu heyecan, hakikati çoğaltmıyor; hakikati tahrif ediyor. 

Yahya Fırat’ın Haksöz’deki yazısının derininde yatan en temel şey şudur: Kendi karşıtı olan bütün oluşumları, ideolojileri bir torbaya koyup kendini buradan meşrulaştırmak ve en vahimi de bu “düşman doldurduğu torbayla” bir Kürt örgütünü mahkum etmek değil, bizzat Kürd’ün kendi var oluşsal hakikatini mahkum etmek... Önce şu ayrımı net söylemek gerekiyor: Suriye’de SDG/YPG meselesi konuşulabilir, eleştirilebilir, hatta sert biçimde eleştirilebilir. Türkiye’nin güvenlik kaygıları da konuşulabilir. Suriye’nin bütünlüğü meselesi de konuşulabilir. Bunların hepsi de sahici başlıklar olabilirler. Ama bu başlıklar, ancak sağlıklı bir dilin ve adil bir terazinin üzerinde konuşulursa bir yere varır. Metnin yazarı ise daha baştan teraziyi devirmiş görünüyor. Çünkü bir yandan “Kürtlerin hak talepleri makuldür” deyip diğer yandan pratikte “Kürt hakları” ile “örgüt siyaseti”ni birbirine dolayan bir ritim tutturuyor ve ritmin etrafında konsolide ettiği ideolojik angajmanla hedef tahtasına koyduğu her şeye saldırıyor. Sonra da bu dolanıklığın içine herkesi çekip, “bakın bunlar PKK argümanıyla konuşuyor” diyerek okura bir tür kolay sonuçlar sunuyormuş gibi bir hava veriyor. Kolay sonuçlar nefsinizi gıdıklayarak sizi rahatlatabilir ama gerçekliği asla açıklama kudretine sahip değildir.

Yazarın yazısının en problemli yanı şudur: kanıtla konuşmak yerine etiketle saldırmak. Yazar, birkaç isim üzerinden gidiyor ve o isimlerin söylediklerini tartışmak yerine onları bir ideolojik paketinin içine koyuyor. Şahsen buradaki itirazım, şu veya bu ismin doğru söyleyip söylememesi değildir. Benim itirazım ve eleştirim, Soğuk Savaş Döneminin artığı bir İslamcı mobilizasyon ideolojisinin yöntemiyle ilgilidir. Çünkü siyaset analizi, “ben seni çözdüm” diliyle yapılmaz. Hele hele toplumsal fay hatlarının bu kadar hassas olduğu bir dönemde, kelimelerinizin bir “ötekileştirme makinesinin mermileri” gibi çalışmasına izin verirseniz bir süre sonra meseleyi değil, sadece gerilimi körüklemeye ve yönetmeye başlarsınız. Buradaki temel amaç da ideolojik rantın da ötesinde medyatik, kapital, karizma, yazar (!), cemaat, vs. rantlarının konsolide edilmesidir.Yazarın yazısındaki en temel problem kişi psikolojisi ve niyet okuması” yapmasıdır. Oysaki kişi psikolojisi ve niyet okuma, politik analiz değil, olsa olsa ideolojik bir konfor söylemidir.  Lütfen bu cümleyi eleştirimizin omurgası olarak yazımızın sonuna kadar aklınızda tutun. Çünkü yazar, yazısı boyunca “niyet ve ağır mikro bir faşizm” üzerinden konuşuyor. “Kripto”, “savruk”, “akıl tutulması” gibi sözler, okurun duygu dünyasında bir yer açabilir; ama muhatabını hakikatin kendisine bir milim dahi yaklaştırmaz. Tam tersine Yahya Fırat ve ideolojik meşrulaştırma zemini, muhatabı “aklen ve ahlaken düşmüş” bir kategoriye yerleştirerek tartışmayı imkânsızlaştırır. Oysa politik alanda asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, muhatabı düşürmek değil, iddiayı sınamaktır. İddia sınanmadığında her şey slogan olur. Çünkü “etiket, kanıtın yerini tutmaz; karşı argümanı çürütmez, sadece susturmaya yarar.” Yahya Fırat da cemaatini konsolide etmek için aslında kendi camiasını da “aklen ve ahlaken düşmüş” bir kategoriye yerleştirdiğinin farkında bile değil... Yahya Fırat, yazısı boyunca okurda bir “biz ve onlar” duygusu üretmek için fazlasıyla hevesli. Bu hevesi de sürekli etiketlerle besleyerek yazıyı devam ettiriyor. Neden bunu yapıyor? Çünkü etiketlerin en temel işlevi şudur: düşünmenin, hakkaniyetin önünü kapatmak ve “Hakikat sadece benim!” demek için! Bir kez etiket yapıştırdınız mı, artık “ne dedi?” sorusunu sormazsınız; “kim dedi?” sorusuna kilitlenirsiniz. Ve “kim dedi?” sorusu, çoğu zaman “nasıl sustururum?” sorusuna evrilir. Bu da analizi de hakkaniyeti de hakikati de öldürür. Bir de metinde “gerçekler” diye sunulan ama kaynağı, bağlamı, ölçüsü belirsiz boynundan o kadar büyük genellemeler var ki... Değmesin zülf-ü yare... Nüfus oranları, milis oranları… Belki bazıları doğru, belki bazıları abartı da olabilir diyelim hadi. Ama muhatap/okur, bu metnin içinden bunun ayırdını yapamaz çünkü belli ki yazar, kalemini ideolojik konsolidasyon için kullanmış. Çünkü Yahya Fırat, bize  “kanıt” sunmuyor; yazı boyunca “etiket” ve ideolojik kanaatler” üretiyor. Etiketlemek, kanaat üretmek kolaydır. Hele hele bunu siyasal bir öfke üzerinden bina ettiğinizde iş daha da kolaydır. Fakat bu yaklaşım bizi bir adım bile ileri taşımıyor. Suriye gibi çok katmanlı bir sahada, oran söylemek büyük iştir; oran söylediyseniz, ya kaynağını koyarsınız ya da o oran, sadece retoriğin süsü olur.

Yazarın dili, esas olarak “ideolojik öfkeyi mobilize etmeye dönüktür. Bakın, öfke bazen haklıdır. Bazen insan öfkelenir; çünkü acı vardır, çünkü tehdit vardır, çünkü haksızlık vardır. Ama öfke, doğru yönetilmezse düşünmenin de hakkaniyetin de düşmanına dönüşür. Yazardaki öfke, düşünmeyi doğurmuyor; düşünmenin üstünü örtüyor; hakkaniyeti konuşmuyor, önüne geleni etiketleyerek “İrancılar, solcular, siyasal Aleviciler…” gibi geniş torbalar açıldığında artık tek tek iddiaları konuşamaz hale getiriyor. Herkesi bir torbaya koyuyor, torbalar birbirine çarpıyor, sonra da ortaya “tamam işte bunların yüzü budur” v e “hakikat sadece” bendedir” sonucu üretiyor. Şu da var: Yazar, “Suriye hükümeti ikna ve müzakere çabası gösterdi” diyor; ama bu cümleyi açmıyor. Hangi başlıklarda müzakere edildi? Entegrasyon nasıl olacak? Yerel yönetim nasıl tanımlanacak? Güvenlik mimarisi nasıl kurulacak? Suriye’de Kürtlerin kültürel ve siyasi hakları nasıl teminat altına alınacak? Bu konularda tek bir kelime dahi yok! Ama mesele Kürtler olunca “Kürt anasını görmesin!” Bunlar konuşulmadığında “hak” meselesi de “örgüt” meselesi de bir arada bulanıklaşıyor. En sonunda da her şey iki seçenek arasında sıkıştırılıyor: Ya “devlet aklı” ya “örgüt aklı.” Oysa sahada gerçek hayat, bu ikisinden daha karmaşıktır. Ve biz, karmaşıklığı inkâr ettikçe, basit sloganların esiri oluruz.

Bu yazıyı okurken şunu düşündüm: Bu yazar, gerçekten Suriye’deki Kürtlerin haklarının nasıl güvence altına alınacağıyla ilgileniyor mu? Yoksa Türkiye’de bir süredir süren ideolojik saflaşmayı Suriye üzerinden yeniden tahkim etme derdinde mi? Çünkü yazar, “hak” konuşmaktan çok “kim hangi safta?”dır, yazı boyunca bunu konuşuyor. Hak konuşmak zahmetlidir; çünkü öfkeyi değil; dengeyi, hakkaniyeti ve sükuneti ister, ilke ister, empati ister, tutarlılık ister. Saf konuşmak, etiketlemek, slogan atmak  kolaydır; çünkü sadece “bizimkiler” ve “öbürleri” vardır yazara ve onun cemaatine (!) göre.

Burada son sözüm de niyetle ilgili değil de dille ilgili olsun. Suriye meselesi, Türkiye’de düşünmeyi zorlaştıran bir alandır. Çünkü her cümle hemen bir yere çekilir, etiket yapıştırılır, etiketin üzerine slogan vurularak mahkum edilirsiniz. Tam da bu yüzden, yazarın dili daha titiz, daha adil, daha serinkanlı olmalıydı. Aksi halde, bizler hakikati çoğaltamayız; iddia edilen kardeşlik hukukunu koruyamayız -ki zaten korunmadığı için yazar bu dile başvuruyor- sadece kamplaşmayı çoğaltırız. Ve kamplaşma çoğaldığında, kazanan hakikat olmaz; kazanan sadece gürültü olur. Bu gürültüdeki hakikat ise şudur:  Kendi varlığını Kürd’ün yokluğu üzerine bina eden haramzadelerin, Türkçülük adı altında Türk’ü esir alanların, ideolojik konforlarının geleceği için Kürd’ü kurban edenlerin, İslam’ı ideolojik motor yakıtı olarak kullananların -yeri ve zamanı geldiğinde- karşısında durup onlara “kavl-ı leyyin” ile hitap etmektir. Değilse entelektüel zırvalığa da popüler medya yazarlığına da akademik zerzevat bilgisine de ihtiyacımız yoktur.

Son sözüm de şudur: Benim derdim burada gürültü yapmak değildir. Yeterince gürültü yapanlar var zaten. Bu yazının da konusu olan Yahya Fırat’ta olduğu gibi... Benim derdim, bu coğrafyada zaten zor bulunan o ince şeyi, yani sahici düşünmeyi , adaleti ve hakkaniyeti korumak. Bu kadar.

Kardeşçe Davet

Bu noktada artık mesele, “kim haklı?” tartışmasının ötesine geçti. Çünkü burada yalnızca bir siyasal analiz hatası, bir dil sürçmesi değil, bir hukuk, hakkaniyet ve inkâr suçu var: Hakikati konuşmak yerine etiketle hüküm vermek; adaleti aramak yerine öfkeyi örgütlemek; kardeşliği savunmak yerine ötekileştirmeyi meşrulaştırmak… Böyle bir dilin içinde kalmak, bir süre sonra insanın vicdanını da aklını da; adaleti de hakkaniyeti çürütür. Tam da bu yüzden, bu yazıyı yalnızca bir eleştiri değil, bir uyarı ve bir çağrı olarak görmenizi ve okumanızı isterim.

Bu yazıdan sonra hâlâ hakikat, adalet ve kardeşlik sloganları atan Haksöz çevresiyle organik bağını sürdüren bir Kürt varsa şunu bilsin ki bu cemaat Allah’ın ayetini çiğnemiştir, Kürtlüğü çiğnemiştir. Bu noktadan sonra bu camiayla bağı olan bir Kürt varsa ya Kürd’üm demesin ya Kürtlük iddiasından vazgeçsin ya da Haksöz’le bağını koparıp Kürt kimliğine Allah’ın bir ayeti olarak sadakatini korusun. Çünkü kimlik, sloganla değil; adil bir vicdan ve dille, sahici bir iman ve kardeşlik hukuku ile korunur.

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar