Ticker

6/recent/ticker-posts

Destanların Yerel, Ulusal ve Evrensel Özellikleri

Okunma sayısı: 300
Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert

[Mehmet Hanifi Arslan & Abdulvahap Sert'in kaleminden "Dengbêjlik Geleneği" yazı dizisi devam ediyor.]

Sözlü edebiyatın doğuşu, Hz. Adem’in dünya hayatına adım atmasıyla birlikte, yalnızca tarihsel bir başlangıcı değil; aynı zamanda toplumsal hafızanın ve kültürel değerlerin ilk temellerinin atıldığı, insanlık için bir dönüm noktasını simgeler. Bu açıdan destanlar, insanoğlunun dünya hayatına adım atmasıyla başlamıştır. Çünkü sözün akıbeti, hâkimiyetiyle doğru orantılıdır. Söz, değerini söyleyiş biçiminden ve zemininden alır. Binaenaleyh söylenen her söz, söyleyiş değeri üzerinden alıcı bulur. Böylece sözün gücü, çağları aşarak geleceğe ışık olur. Bundan dolayıdır ki güçlü söz ve destansı olayların meydana gelmesinde, çağlar boyunca dilden dile destanların yeniden yeniden yaratılırcasına aktarılması; değersel normların inşasında geçmişi anlamlandırıp geleceği mârufla şekillendirmeye muktedir bir hikmeti vardır.

Evet, hayat söz/kelime ile başlar. Bu kaçınılmaz durum, sözü kadim kılmıştır. Söz, yazıyla mukayese edildiğinde, daha önceki ilgili bölümde de ifade ettiğimiz gibi, söz yol; yazı yolcudur. Yazı, sözün engin deryasında müsaade ettiği kadar kuşatıcı ve kapsayıcı olabilir. Sözün bittiği yerde yazının yolu yarıda kalır ve yazı ancak boyun bükerek metanetli bir bekleyişe girer. Yani yazı, sözün sınırlarına ulaşamaz. Yazı, ancak sözü takip ve tasdik edebilir.

Bu çerçevede insanlık sözüyle boy gösterir. Sözün birtakım ses ve sembollerle yazıya dönüştürüldüğü dönemlerden itibaren yazı, sözün kâtibi oldu. Söz önde, yazı arkada yola koyuldular. Söz rehber olup yol açtı. Yazı, itaatini ve sadakatini diri tutarak sözün yoluna baş koydu. Gılgamış (Gılgameş) Destanı, Babil Yaratılış Destanları, Dede Korkut Hikayeleri yüzyıllarca hikayeci/çirokbêj ve ozanların/dengbêjlerin sözü sayesinde diri kaldıktan sonra, yüzyıllar içerisinde yazıya aktarılabildi.

İnsanlığın ortaya koyduğu yaşam serüveninin ilişki türleri, zaman içerisinde farklılaşarak ayrışmıştır. Ancak söz, günümüze kadar varlığını korumuş ve belki kıyamete kadar koruyacaktır. Sevginin ve fedakârlığın, vefanın ve cefanın doğusu batısı, güneyi kuzeyi yoktur. Bu manada, bütün coğrafyalarda aynı duygular aynı iç kıpırtıları tetiklerken; hüzün ve acı, sevinç ve keder ortak bir kader olarak kendisini var etmiştir. Böylece söz, insanı insan yapan duygu dürtüsüne eşlik ederek benleşmiştir.

Sözlü edebiyat geleneğinde sözün yerel boyutu, coğrafya, dil ve kültürel pratiklerle doğrudan ilintilidir. Anlatılarda yer alan dağlar, ovalar, aşiret yapılanmaları Kürt yaşam şeklinin somut yansımalarıdır. Destanların kahramanları; cesaret, dürüstlük, onur ve direniş gibi değerlerle tanımlanır.

Bununla birlikte Kürt sözlü edebiyatında belli bir lehçe üzerinde ittifak edilememesi, edebiyatımızın gelişimini sekteye uğratmış; yıllar boyunca var olma mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Tüm politik olumsuzluklara rağmen destanlarımız yerelliğin ötesine geçerek ulusal bir kimlik inşa etmeyi başarmışlardır. Çünkü destanlarımızda insanlığın ortak anlatıları, kahraman profilleri insanlığın varoluş çizgisiyle paralellik arz etmektedir.

Destanlarımızın evrensel boyutta işlendikleri temalar; aşk, vefa, ölüm; elbette sadece Kürt toplumuna özgü değildir. Tüm toplumların ortak değerleridir. Özellikle Memê Alan destanı, yerel, ulusal ve dahi uluslararası ortak bir anlatı olarak kabul edilmektedir. Destan, aşk, trajedi konularıyla birlikte; toplumsal engeller, kader anlayışı, birey-toplum ilişkisi gibi temaları da işler.

Ayrıca destanlarımız; göç, kayıp, doğal afetler üzerinden kolektif bilinç üretirler. Dünyanın yazınsal en eski destanı olarak kabul edilen Gılgamış Destanı incelendiğinde, barındırdığı insani dürtü, duygu ve evrensellik onu binlerce yıl öteden alıp başucumuza getirir. Bizde de yakın dönem Melek, Qudret, gibi destanlarda hem olumlu hem de olumsuz insani dürtüleri; hırs ve otorite gibi baskın hisleri ve daha birçok aynı karakteristik özellikleri görmek mümkündür.

Genellikle destanlar; dostluğu, düşmanlığı, vefayı, cefayı, sevgiyi, erdemi, kahramanlığı ve fedakârlığı canlı ve ölümsüz bir tonda önümüze koyar. İşte çağlar değişse de değişmeyen insanlık sermayesi, tanrıya sunulabilecek en kadim ve en kıymetli sunumları bağrında taşırlar.

Kültür; yerelden ulusala, ulusaldan evrensele uzanan kapsayıcı rolü ile medeniyetlerin inşasında ve bu inşanın etkileşiminde büyük paya sahiptir. Medeniyet unsurlarının tüm yönleriyle benzeşmesine karşın kültürlerin birbirinden farklı yönleri, ana karakteri aynı olan destanların; giyimini, kuşamını, dinini, yeme içme alışkanlıklarını değiştirerek verir sadece. Yani destan kahramanları, somut varlıkların ortaya çıktığı kültürün rengiyle bezenirler.

Bunun en bariz örneğini yine Memê Alan Destanı’nda görmekteyiz. Musa Anter bu destan için, Mem u Zîn filminde, Hz. İsa’dan önceye dayanan; İslami dönemle doğrudan hiçbir bağlantısı olmayan destandır, der. Aynı iddiayı, Mehmet Uzun da “Kürtlerin İslamlaşmasından sonra Kürtçeye giren kimi sözcük ve tanımların ötesinde, destanın dili, tümüyle, bir edebi şaheserdir”* diyerek bir adım öteye taşır. Bu bağlamda Memê Alan Destanı’nın kahramanları, Anadolu’nun İslami sembolleriyle donatılmış olarak çıkar karşımıza: Şeytan da vardır orada Hızır da, cennette vardır cehennemde; hikmette cehalette... Bu destan tarihsel serencamı içinde Mezopotamya ve Anadolu İslami kültürünün tezgâhında işlenerek coğrafyamızda uluslararası bir düzeyi yakalamış ve temsil etmiştir.

Diğer yandan Homeros’un İlayda’sında ve Odesa’sında dinsel simgeler ve şekillendirme, hem Ege/Yunan hem Batı mitolojisinden beslenir. Antik Yunan-Grek mitolojisinin, kültürünün ve pagan ve de politeist inancının tüm karakteristik özelliklerini işler. Ancak daha önce de dediğimiz gibi ana karakterler, ana tema yozlaştırılmayarak korunmuştur.

Mamafih destanlar, yalnızca geçmişin yansıması değil; aynı zamanda insanlık için evrensel bir anlam taşıyan, kültürel ve toplumsal kimliklerin inşa sürecinde kritik bir rol oynayan tarihsel anlatılardır. Destanlar, insanın varoluşsal mücadelesini, değerlerini ve hayata dair en derin duygularını zaman ve mekân ötesine taşıyarak hem yerel hem de evrensel kimliğin şekillenmesinde etki yaratır. Her bir destan, bir toplumun sadece geçmişini değil; aynı zamanda ortak insanlık değerlerini ve evrensel deneyimlerini de barındırarak çağlar boyunca insanlığın kalbinde yankı bulur. Ez cümle destanlar, sadece estetik değil; tarihsel, sosyolojik olguların bileşenleri olarak değerlendirilmelidir.

*Mehmed Uzun, Kürt Edebiyatına Giriş, Sel Yay., İstanbul, 2020, s. 42.

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar