![]() |
| Gürgün Karaman |
“Ahlâkî bilinç Tanrı’nın şu sorusuyla başlamıştır: ‘Kabil, kardeşin Habil nerede?’ ve Tanrı’nın şu sorusuyla sona erecektir: ‘Habil, kardeşin Kabil nerede?’” *
Kürtler söz konusu olduğunda bu coğrafyada, çoğu zaman büyük ve metafizik bir örtü işlevi gören hemen kardeşlik kavramı akla geliyor. Ne tuhaftır ki, kardeşlik iddia ve söylemleri çoğu zaman barışın değil, kardeşlik hukukunun zedelenmesinin ve Kürtlerin taleplerinin görünmez kılınmasının adı hâline gelebiliyor. Bu dilin, pragmatik hesapların; etnik, siyasal ve dinsel kaygıların tetiklediği bir jargona dönüştüğü anlar vardır. Bunun ayrıca konuşulması gerekir.
Kürtler açısından kardeşlik söylemi, kimi zaman geçmişte yaşanan hak ihlalleriyle yüzleşmekten kaçınmanın kolay bir yolu olaraka işlev görüyor. Bu coğrafyanın kadim halklarından biri olan biz Kürtlere gelince, tarih boyunca, birilerinin kendini başkasının yokluğu veya silikliği üzerinden kurduğu siyasal-toplumsal pratiklerin yükünü defalarca taşıdık. Kürtlerin en masum talepleri dile getirildiğinde yüzyıllardır ümmet biz biriz, kardeşiz dedi; halklar da biz halklarız, kardeşiz dedi. Buradaki kritik soru şudur: Bu söz, gerçekten hangi somut hak ve adalet pratiğine bağlandı? Hiçbiri...
Acı gerçek şudur: Kürtler, kendi içlerinde birlik ve ortak dil kurma meselesinde de ağır bedeller ödediler; bu, tarihsel bir realite. Fakat bu tarz kardeşlik söylemleri, Kürt’ün yarasını saracak sanıldı; oysa çoğu kez yüzleşme ertelendi. Her defasında bu derin yaranın üzeri ideolojilerle, kutsal kavramlarla ve ümmetçi/halkların kardeşliği söylemleriyle örtüldü; Kürtlerin meşru talepleri bu dille muğlaklaştırıldı, manipüle edildi.
Bugün hakikati konuşacaksak, Kürt’ün en büyük talihi de felaketi de şudur: Kendi içine dönmeden hep dışarı üzerinden konuşması ve dışarıdan çözüm beklemesi. Bir kavmin, Allah’ın ayeti olma noktasındaki vahdetinin ıskalanmasıyla ortaya çıkan boşluğun, zamanla istisnaya dönüşmesidir Kürt’ün kaderi. İstisna hâli yalnız kanunla kurulmaz; bazen bir halkın içindeki vicdan boşluğuyla da kurulur. Bir halkın onurunun zedelenmesi çoğu zaman meydanda olmaz; dilinden başlar, hafızasından sürer, haysiyetinde, onurunda, izzetinde tamamlanır. Burada kutsal olan kavim değil; bir kavmin onuru, şerefi, haysiyeti ve tarihsel-ontolojik varlık hakkıdır. Ontolojik bir hakikat ise onur, millet şuuru ve dayanışma zemini olmadan inşa edilemez ve yaşayamaz. Kürtlerin kendi içindeki kardeşliği kurulmadan, ümmet ve halklar söylemi çoğu zaman yüce bir mazerete dönüşebiliyor. Nasıl bir mazeret olarak tezahür ediyor? Kendini inkâr etmeye dindar, kendini ertelemeye devrimci bir mazeret. Bu acı gerçekle yüzleşmeden Kürt’ün yarasını iyileştirmek de mümkün değildir.
Kardeşlik önce içeride kurulur. İdeolojisi, inancı ne olursa olsun, Kürt’ün Kürt’e sen de bensin diyebildiği yerde kurulur sahici bir kardeşlik. İçeride adalet yoksa dışarıdaki kardeşlik çoğu zaman yalnızca slogan olarak kalır; Kürt’ün hak ve hakikatinin, Allah’ın bir ayeti oluşunun, söylem düzeyinde sahiplenilip pratikte ertelenmesine dönüşür.
Bu puslu havada bunları neden yazma gereği duydum?
Müslüman bir Kürt olarak, her zaman vicdanımla ve kalemimle, mazlum kim ise onun safında yer almaya çalıştım. Çünkü mazlumun dili, dini, ırkı olmaz. Buna rağmen sırf Müslüman kimliğimden dolayı, -sözüm ona- kendini Kürt milliyetçisi veya Kürt solu içinde tanımlayan bazı çevrelerden ağır hakaret ve ithamlara maruz kaldım. Müslümanlığımız, aşağılayıcı etiketlerle hedef alındı. Namusumuza varıncaya kadar uzanan küfürleri burada aktarmıyorum; insan haysiyetini zedelediği için bunu es geçiyorum. Fakat şunu açıkça belirteyim: Milli bir şuur, ideolojik, inançsal, mezhepsel aidiyetlerle özdeşleştirildiğinde Kürtlük ideolojinin veya inancın aparatına dönüşür. Kürtlerin derin yaralarından biri de budur. Oysa ontolojik bir hakikat, ideolojiden de inançtan da önce gelir. Kürt’ün derin yarası da tam olarak burasıdır. Kürt kavramının tekabül ettiği ontolojik bütünlük, uzun zamandır paramparçadır. Burada sormamız gereken temel soru şudur: Kürtler kendi iç kardeşliklerini tesis etmek için neler yapmalıdır? Bu temel krizi çözmeden Kürtlerin selamet sahiline çıkacağını ummak, safdillikten öte bir anlam ifade etmeyecektir.
***
Kürt’e gelince kardeşlik, kimi zaman barışın değil; sorumluluktan kaçmanın, yüzleşmeyi ertelemenin kalkanı hâline gelmektedir. İdeolojik ve dinsel aidiyetler ise Kürtlüğün ontolojik hakikatini gölgeleyen sert kimlik kalıplarına dönüşmektedir. Bu kalıpların bedelini çoğu kez Kürtler ödüyor. Yazımızın başındaki epigrafa dönecek olursak, mesele tam da burada düğümleniyor.
Berdyaev, epigrafta ahlâkın özünü, hesap soran ve sorumluluk yükleyen ses olarak ifade eder. Kabil, kardeşin Habil nerede sorusu, insanlık tarihindeki ilk büyük suçun ardından gelen vicdan çağrısıdır. Yaptığın şey yalnız sana ait değildir; ötekinin canı, hakkı ve kaderi senden de sorulur. Ahlâk, Berdyaev’e göre tam da bu noktada başlar: Ben kimim sorusu kadar, hatta ondan daha ağır biçimde, kardeşimin sorumluluğunu taşıyor muyum sorusuyla.
İkinci cümledeki tersine çevirmeyle "Habil, kardeşin Kabil nerede?", ifadesinde Berdyaev, ahlâkın nihai ufkunu işaret eder. Nihai hesapta mesele yalnız mazlum nerede değildir; zalim nerede, ne oldu, kurtuldu mu sorusuna da dönüşmektedir. Yani ahlâk yalnız suçu teşhir etmek değil; insanı, hatta yanlış yapanı bile, bütünüyle kaybetmemek; onun akıbetine kayıtsız kalmamaktır. Bu kayıtsız kalmamak, yapılan haksızlığı hafifletmek değildir. Tersine, kötülüğün kaynağını ve sorumluluğu görünür kılmak, hesap sormayı hakikat zeminine oturtmaktır. Buradan hareketle, bu coğrafyada eşit yurttaşlık idealini önemseyen her vicdanlı bireyi şu etik çerçeveyi düşünmeye davet ediyorum:
1. Kürtlerin tarihsel acısının ve taleplerinin meşruiyetini tanıyor musunuz?
2. Kardeşlik edebiyatı değil sahici bir hakikat olan Kürt halkının, sizinle eşit düzeyde bir varlık ve hak öznesi olduğunu muğlaklaştırmadan; mazeretler ve âli menfaatler öne sürmeden, vicdanınızın sesine kulak vererek iddia ettiğiniz kardeşlik hukukunun somut gereğini yerine getirmeye var mısınız? İslami açıdan "Kendin için istediğini Müslüman kardeşin için de istiyor musun?" Yoksa bu sorumluluğun gereğinden kaçmak için ümmet kardeşliği edebiyatının korunaklı alanına mı kaçıyorsun? Aynı şey, iddia edilen "halkların kardeşliği" iddiası için de geçerlidir.
3. Tarih boyunca Kürtlere yönelik yaşanan ağır haksızlıklar ve hak ihlalleriyle yüzleşerek; kardeşlik iddianızı, gerek İslami gerekse halkların kardeşliği iddiaları bağlamında, sahici bir adalet ve hukuk zemini üzerinde yeniden kurmaya; etnik, dinsel, mezhepsel mazeretleri terk etmeye var mısınız?
4. Kürtlerin kimlik, dil-kültür ve tarih haklarını; eşit yurttaşlığı ve siyasal statüye ilişkin meşru taleplerini tanımaya ve mağduriyetlerin telafisi için kardeşlik iddialarınızı somut pratiklerle test etmeye var mısınız?
5. Şiddet döngüsünü yeniden üretmeyen; bu coğrafyada ortak bir yaşam dili ve pratiği ortaya koyma erdem ve cesaretine var mısınız?
Eğer yokuz diyorsanız, bilin ki ahlâk, vicdanınızın, dininizin ve ideolojilerinizin Kürtlerin nerede bırakıldığını sormasıyla başlar. Bu, biz Kürtler için yeni bir başlangıç olabilir. Bu coğrafyada ortak bir gelecek kurmak ise kötülüğü üreten düzeni ve sorumluluk ilişkilerini görünür kılıp adaletle dönüştürmekle mümkün olur. Bu da yukarıda saydığım beş maddede ifadesini bulan sahici bir sorgulamayı gerektirir.
Çünkü Kürtler, kardeşlik iddialarına dair inançlarını büyük ölçüde yitirdiler. Sorumluluğu tersyüz eden etiketlemelerle, örneğin dış güçlerle işbirliği, terör, eşkıyalık gibi suçlayıcı yaftalarla, kendini temize çıkarma dönemi, dini ve ideolojik açıdan da sürdürülemez hâle gelmiştir. Söylemler ile pratikler arasındaki derin uçurumların bedelini Kürtler artık ödemeyecektir. Şimdi mesele yeni bir slogan, ideoloji, iddia icat etmek değil; bunlardan arınarak cesaret göstermektir. Artık hakikate yaklaşma ve adaletle yüzleşme cesaretini gösterme zamanıdır. Değilse bu coğrafayda herkes için vakit çok geç olacaktır.
* Nikolay Berdyaev, İnsanın Yazgısı, Paradigma Yayınları, İstanbul 2012, s. 421.


0 Yorumlar