![]() |
| Gürgün Karaman |
Denetlemenin Söylemsel mekanizmaları:
“Hey Müslüman Kürtler! Safınızı belli edin!”
“Hey Müslüman Kürtler! Yevmu’l Furkan!”
“Ey Müslüman Kürt kızı!”
“Ey Selahaddin’in evlatları!”
...
"İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resule uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. (Bakara 143).
Bu yazı, asla kimseyi incitmek için değil; yıllardır kutsal, kardeşlik ve maslahat diliyle, daima mazeretler üretilerek ertelenen bir hakikatle yüzleşmek için kaleme alındı. Burada mesele asla etnik bir kimlik tartışması değil; adaletin, vicdanın ve hukukun gerçekten kimin için işlediği, kimin için askıya alındığı meselesidir. Ben burada pozitif câri hukuktan bahsetmiyorum. Her şeyden önce insani bir hukuktan ve -varsa- İslamî bir hukuktan bahsediyorum Gelinen noktada İslam, korunması gereken bir değer olmaktan çıkıp siyasal bir kalkana dönüştüğünde en temel insan hakları bile “ümmet” adına muğlaklaştırılmakta ve bastırılmaktadı. En temel ve gayet makul insani bir talep ve söylem “fitne” diye damgalanmakta ve “ümmet” söylemi ile bastırılmaktadır. Biz de diyoruz ki “Hangi ümmet?” Suud saltanatının ümmeti mi? Körfez sermayesinin ümmeti mi? Mısır Firavunluğunun ümmeti mi? İsrail ile İbrahim Anlaşmaları yapanların ümmeti mi? Bu liste uzar gider.
En sahici insani ve İslami itirazlar dahi “düzene, İslam’a karşı” diye neden susturulmaktadır, hizaya sokulmak istenmektedir. Tabi bu coğrafyada sultanların dahi “zıllullâhi fi’l-arz” ve “halîfe-i rûy-i zemîn” diye konumlandırıldığı bir kolektif hafızayı düşündüğümüzde dinin, hakikati koruyan bir vicdan dili olmaktan çıkıp biat ve buna bağlı katıksız bir itaati üreten bir meşruiyet diline çevrildiği 1400 yıllık saltanat geleneği ile nesnel olarak ortadadır. Peki, Kur’an’ın, ümmetin kolektif aklını esas alan “şura, meşveret, istişare” bağlamında bu saltanatçılığı yani “düzeni” kriminal bir din dile meşrulaştırmak İslamî midir? Peygamber’in (as) özgürleştirdiği insanları sultanların, etnik aidiyetlerin, idare-i maslahatçılığın sunak taşında kurban etmek ve bunu yine kriminal dini söylemler ile meşrulaştırmak insani ve İslamî midir? Vahim olan şu değil midir: Bu düzenin hâlâ “dindarlık” diye pazarlanabilmesi...
Bir halkın tarihini, ontololojik var oluşsal hakkını “protez” olarak konumlandırmak, onu her yönüyle denetlemeye tabi tutup hizaya sokmaya çalışmak, dününü/tarihini tahrif etmek ve bugününü de “ümmet” ve “kardeşlik” söylemiyle muğlaklaştırmak; meşru hak taleplerini de sürekli “terörle ilişkilendirme” yaftasıyla bastırmak nasıl bir dini psikolojidir? Gerçekten anlamaya çalışıyorum. Burada sahici bir vefa ve sadakat var mı? Burada hangi İslamî ilkekeler var? Hangi nebevî ilkeler var? Allah size bir Selahaddin’i bir daha nasip eder mi, etmez mi? Bu Hakk’ın bileceği bir şey ama bu cümlem sizlere mazaret üretmekten çok bir tövbe ve yüzleşme çağrısıdır. Çünkü “idare-i maslahat” ve “âli menfaat” kaygılarıyla edilen her dua, ne Hakk’ın dergâhında ne de insanlık vicdanında karşılık bulur.
Selahaddin Eyyubi’ye vefa ve sadakat mi istiyorsunuz? Buyurun: Selahaddin’i anıp onu Kudüs fatihi, Şark’ın adil ve sevgili sultanı olarak konumlandırmak; bu sembol üzerinden dindarlık gösterisi yapmak, Kudüs romantizmi devşirmek, “Ey Rabbimiz! Bize bir Selahaddin gönder!” diye dua etmek kolaydır. Çünkü sloganların bedeli yoktur. Selahaddin’ni söylem/slogan düzeyinde tarihin bir kült nesnesi mi yoksa ın tarihin kurucu bir önder ve öznesi olarak mı kabul ediyorsunuz? Eğer tarihin kurucu bir önderi ve öznesi ise o halde onun evlatlarına neden bir “yanaşma, protez, aparat” muamelesi yapıp onları kriminal bir dini söylem ile “denetleme ve hizaya çekme” taktiği ve pratiği sergiliyorsunuz? Peki, Selahaddin’in halkı olan, içinden Selahaddin çıkaracak potansiyeli olan Kürdün sosyal, kültürel ve coğrafi haklarını inkâr etmek (bunu politik anlamda söylemiyorum, hemen politik alana çekilmesini de reddediyorum); bunu da dinî bir söylemle örtmek, tarihe karşı ağır bir tutarsızlık, dine karşı bir araçsallaştırma, vicdana karşı da açık bir çifte standart değil de nedir? Bu noktada “ümmet, kardeşlik” söylemi kritik bir sınavdır. Bakın uzun bir süredir Kürtleri hizaya, sigaya, falakaya çekme ve denetleyerek hizaya sokmak gibi bir hiyerarşi dayatıyorsunuz:
“Hey Kürt Müslümanlar! Safınızı belli edin!”
“Hey Kürt Müslümanlar! Yevmu’l Furkan!”
“Ey Müslüman Kürt kızı!”
“Ey Selahaddin’in evlataları!”
Bu tarz söylemler ortalığı kaplamış durumda. Bu ne demektir biliyor musunuz? Açıklayayım:
Bu, din değil; üstten bakışın örtük ırkçılığıdır.
Bu imanın ve nebevi davetin yöntemi değil, kelimenin tam anlamıyla bir hiyerarşi dayatmasıdır.
Bu bir nasihat değil; dayatma ve nasihat gibi duran baskıdır.
Kardeşlik ve ümmet söylemlerinin iddiası hakkın teslimiyle kıymetli bir ahlaktır; ama hak talebini bastırmak için söylendiğinde bir susturma, bastırma, söylemsel bir denetleme mekanizması kurma ve yönlendirme, yani “bana teslim ol” aparatına dönüşmektedir. “Kardeşiz” diyorsunuz, ardındandan “ümmet ve kardeşlik” söylemiyle istikamet belirleyip örtük bir şekilde “susun” diyorsunuz. “Ümmetiz” diyorsunuz, hemen ardından “bekle” diyorsunuz. İslami literatürle örtük bir şekilde “idare-i maslahat” diyerek ardından “benliğini unut” diyorsunuz.” “Ey Müslüman Kürt kızları!” diyerek onun Kürtlüğünü İslamilik söylemi ile silmesini talep ediyorsunuz. Ama o kızın namusu 21. yüzyılda Musul pazarlarında satılırken hiçbir İslami duyarlılığınız devreye girmiyor? Böylece mevzu Kürt olunca her türlü adalet isteği bugünün emri olmaktan çıkarıyor ve yarının bir türlü gelmeyen vaadine dönüyor. Oysa ertelenen adalet, çoğu zaman gasp edilen adaletin başka bir adıdır. Burada gerçekleşen şey nedir biliyor musunuz? Mazlumun bekleyişi uzadıkça, zalimin konforu meşrulaşarak kurumsallaşıyor. Bu, neyin sonucudur biliyor musunuz? “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72. Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9). Bu nebevî ilkenin ihlal edilmesinin sonucudur. En asgari insani ve İslamî hukuk, işte tam burada ya hakikatin terazisi olur ya da gücün, etnik veya mezhebi aidiyetin aparatı. Eğer bu bahsettiğim hukuk; kimliklere, aidiyetlere, “makbul Müslüman” ölçülerine göre eğilip bükülüyorsa ortada hukuk değil, hukukun taklidi ve tahrifi vardır. Eğer vicdan; insanın onurunu ve hakkını koruyacağına, kalabalıkların öfkesini ve gücünü, egemen olmanın refleksini doğruluyorsa ortada vicdan değil, şartlandırılmış bir biat ve itaat vardır. Burada din ise adaletin şahitliği olmak yerine, adaletsizliğin ambalajı hâline getirilmiştir. Artık bir “sahici din”den değil, dinin araçsallaştırılmasından söz ederiz. Çünkü sahici dindarlık; sembolleri, etnik aidiyetlerimizi büyütmek değildir; sahici dindarlık adaleti büyütmek, Hakkâ gereği gibi kul olmaktır. Sahici dindarlık; “bize bir Selahaddin gönder” diye slogan atmak değil, Selahaddin’in adaletini bugün içeride de talep edebilmektir. Selahaddin’in evlatlarının feryadına kulak vermektir, onlarla empati kurmaktır. Ben bunu bir duygusallık ya da konjonktürel bir gerilimle söylemiyorum. Varsa bir duygusallık onu da bu yazının sonunda yazacağım. Sizleri hakikate dair bir sorgulama olarak düşünmemiz gerektiğine davet ediyorum: Entelektüel vicdanlar… Dindarlar, dinsizler; müslim ve gayr-i müslimler… Sağcılar, solcular; İslamcılar, muhafazakârlar; demokratlar, liberaller, sosyalistler… Fıkıhçılar, kelamcılar, sufiler, felsefeciler… Bu coğrafyanın onur ve haysiyetini dert edinen kim varsa… Buyurun... Çünkü mesele yalnızca bir halkın hakkı değil; aynı zamanda bu topraklarda dinin, hukukun ve vicdanın neye dönüştürüldüğü meselesidir. Burada kutsal, insanı ezmek için değil; insanı korumak ve yaşatmak için değilse o kutsal değil katildir. Adalet, hiç kimseye asla bir lütuf değil; bir haktır. Adalet ve hak talebi, ertelenerek değil, teslim edilerek yaşatılır. Eğer Kudüs için gözyaşı döküyorsak, içeride gözyaşı dökenin hakkını da konuşmak zorundayız. Aksi halde dua, slogan olur; kardeşlik, susturma olur; din ise hakikatin değil, gücün dili hâline gelir. Bu yüzleşme, kimseyi küçültmez; tam tersine hepimizi insanlık ve iman adına büyütür. Varın gerisini siz düşünün.
Sonuç
Yukarıda bahsettiğim duygusallığa gelince; bir insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisi onun dünyaya, insanlığa veya yaşadığı coğrafyaya vs. karşı olan umut yitimidir veya umudunun derin bir yara almasıdır. Yiten yeşerir mi, yara iyileşir mi? Elbette... Fakat bir insanın başına gelebilecek o vahim şey "Tam buna inanmışken", bu inancın yerle yeksan olmasıdır. Tam olarak burada duruyorum... Vahyin ufkundaki ümmet ideali benim imanımın gereğidir. Ama sizlerin her türlü ümmet ve kardeşlik iddialarınızı reddediyorum. Ne zamanki sahici bir davet ve pratiğiniz olursa o zaman da kucaklaşmaya hazırım. Bu yazdıklarım sayısız Müslüman Kürd’ün yaşadığı kırılmadır.
Bu açık mektubu ister okuyun, isterseniz okumayın. “Derin olan daha yücedir.” “Popüler olan dah üstündür.” sığınağınızda bize istikamet çizmeye devam edebilirsiniz.
Ama şunu bilin: Kürt’ün kalbinde açılan bu yarayı “kardeşlik ve ümmet” vaazlarıyla kapatamazsınız. Kardeşlik, bir hitabet ve vaaz; hakka, adalete ve iddia edilen kardeşlik hukukunun gerek ve pratiğine dayanan sahiciliği gerektirir. Kardeşlik, mazlumun acısını romantize edip onu manipüle etmek, muğlaklaştırmak ve bunu İslamî bir kavram örgüsüyle yapmak hiç değildir. Kardeşlik, bir halkın varlığını “fitne”, dilini “tehlike”; hafızasını “ayrılıkçılık”; talebini “şüpheli”; görüp sonra da onu aynı sofra etrafında sessizliğe çağırmak hiç değildir. Müslüman bir Kürt olarak ümmetin söyleminin, hakikati örten bir paravana; adaletin yerine konan bir slogan; vicdanın yerine konan bir propaganda diline dönüşmesine asla razı değilim. “Ümmet” diye konuşup Kürt’ün en meşru taleplerini yok sayanların dili, vahyin değil; gücün ve egemen olmanın kriminal din dilidir. Çünkü vahyin çağrısı, mazlumun yanında saf tutmaktır.
Burada asıl mesele şudur: “Senin acın benim siyasetimi ve konforumu bozar” demek değildir. Kardeşlik, bir günahın üstünü kapatmak değil; günahla yüzleşmektir. Kardeşlik, helallik istemek, yanlışın bedelini ödemek ve bir daha tekrarlanmaması için ahlâkî bir duruş sergilemek ve bunu taahhüt etmenin pratiğini ortaya koymaktır. Çünkü bizim yıkılan umudumuzun nedeni “inanç” değil; inancın istismar edilmesidir.
Bu mektup asla bir düşmanlık metni değildir. Bir vedalaşma da değildir; sadece insani ve İslamî bir davettir: Ümmetin kapısı, sloganla değil adaletle açılır. Kardeşliğin yolu, suskunlukla değil yüzleşmeyle yürünür. Ve ancak o zaman, ben de sizinle aynı safta “kardeşim” diyebilirim.
Şimdi top sizde:
Ya “ümmet, kardeşlik, Selahaddin vs.” kavramlarını bir kalkan/perde yapıp adaleti ertelemeye devam edeceksiniz ya da adaleti önceleyip ümmeti ve bu coğrafyanın tüm halklarını hakikatle buluşturma yolunda Kürtlerin de sahici var oluşlarının önünü açacaksınız. Her seferinde aynı dilin ve yaklaşımın kurbanı olmak istemiyoruz.
***
Aşağıdaki kişisel ayrıntıları yazmak istemezdim. Ancak hakikate şahitlik edeceksem, şeffaf olmak gerekir. Bunları bilmenizi istiyorum.
Hayatım boyunca PKK ideolojisine ve şiddetine karşı durdum; bunun bedelini de ödedim. Bir Müslüman olarak eşim 28 Şubat sürecinde üniversitenin dördüncü sınıfında ceza alarak okuldan uzaklaştırıldı. Aç kalsam dahi ne Kürtlüğümün ne de Müslümanlığımın onurunu çiğnettim. Sizler Kürtlük ve Müslümanlık onurumuzu açık söylemlerle “denetlemeye” ve “hizaya sokmaya” kalktığınız için, bu yazıyı aynı zamanda entelektüel ve Müslümanca bir itiraz/cevap olarak da okuyabilirsiniz.
Selam, hakkın ve adaletin yanında duranlaradır.
Allahu a‘lem bi’s-savab.

.webp)

0 Yorumlar