![]() |
| Gürgün Karaman |
(Açıklama: Bu yazı 22 Nisan 2022 tarihinde kaleme alınmıştır.)
İrfan ve mârifet eş anlamlı kelimelerdir. Sözlükte mastar olarak ‘bilmek, tanımak, ikrar etmek’, isim olarak ‘bilgi’ anlamına gelen mârifet (irfan) kelimesi, ilimle eş anlamlı gibi kullanılmakla birlikte aralarında bazı farklar vardır. İlim tümel ve genel nitelikteki bilgileri, mârifet tikel, özel ve ayrıntılı bilgileri ifade eder. İlmin karşıtı cehl, mârifetin karşıtı inkârdır. Bu sebeple ilim kelimesi her zaman mârifetin yerini tutmaz… Mutasavvıflara göre mârifet; ‘kalbin Allah’la olan hayatı’, ‘Allah’ı sıfat ve isimleriyle tanıyanın niteliği’, ‘birbirini izleyen nurlarla Hakk’ın kalplere doğması’, ‘ilâhî bir na’t/vasıf’ (Serrâc, s. 56; Kelâbâzî, s. 63; Kuşeyrî, s. 601), ‘kalbe atılan bir nurla iç aydınlığa kavuşma hâli’, ‘kalp gözüyle ilâhî gerçekleri görmek’tür… İrfanî anlamıyla ilk defa mârifetten bahseden Zünnûn el-Mısrî’ye göre, esasen Allah’ı tam olarak bilmek ve tanımak mümkün değildir. Bu sebeple Allah’ın zâtı hakkında tefekküre dalmak cehalettir. Mârifetin hakikati de hayretten ibarettir (Câmî, s. 29).[1]
Şeyhü’r-Reîs İbn-i Sînâ’ya (öl. 1037) göre irfan, ‘(zâtı meşgale ve engellerden) ayırmaktan, (o engellerin etkilerini) silkeleyip çırpmaktan, (her şeyi) terk etmekten ve bir kenara atmaktan başlar; toplamada derinleşir ve yoğunlaşır ki o da Hakk’ın sıfatlarının doğru mürid için toplanmasından ibarettir; bir ile sonlanır. Sonra irfan, kalmak ve durmaktır.’[2] Ârif, kendisini Hakk’a ulaştırmaktan alıkoyan tüm engelleri aşarak Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanır (O’nun zâtı ile değil; sıfatları anlamında). Böylece bir vahdet makamına çıkmış ve bu makamdaki hâli artık sabittir. Alevî irfanının beslendiği ırmak, Muhammedî hakikat ve Ehl-i Beyt idrakidir. Peygamberin vefatı ve Ehl-i Beyt’in tarihte uğradığı baskı ve zulümler nedeniyle, irfanın hakikati de 13. yüzyıldan itibaren saltanata entegrasyon sebebiyle büyük oranda saflığından epey uzaklaşmıştır. Bu entegrasyondan dolayı ‘tasavvuf’ kelimesi asıl anlamını kaybetmiş ve bugün yine çok büyük oranda tarikatla özdeş bir şekilde anılır hâle gelmiş olup olumsuz bir imaja sahiptir. Bu nedenle burada tasavvuf kavramı yerine irfan kavramını kullanmayı daha uygun görüyoruz.
Asıl mesele ise Alevî irfanının müktesebatı olan ‘deyiş, nefes, devriye’ vb. inşaların kategorize edilerek salt edebiyatın parantezine alınmasıdır. Oysaki Alevî irfanının müktesebatı olan bu inşalar, her ne kadar ‘şiir’ formunda ifade edilmiş olsalar da şiirden fazlası olup bir dünya görüşünün, inancın ve irfanın yüce ve estetik bir düzeyde ortaya konulmasıdır. ‘Aleviliğin en büyük sıkıntısı, nesir şeklinde kurucu sistematik metinlerinin olmamasıdır.’ Bu yargı, kısmen doğru gibi görünse de Alevî geleneğimizdeki buyruklar, erkânnâmeler, makâlâtlar ve fazîletnâmeler bu yargıyı kısmen yanlışlar. Diğer taraftan, sanatsal olarak icra edilen ‘şiirler’i (inşa), bu sayılan metinlerle birlikte dikkate aldığımızda, aslında Aleviliğin sistematik metinlerinin olmadığı yargısındaki ‘sistematik’ vurgusunu aşan daha üst bir estetik inşa ile karşılaşırız. Ama algılarımız herhangi bir dünya görüşünün pozitivist zeminini merkeze aldığı için nesir, yani düz yazı şeklindeki ‘sistematik kurucu metin’ talep etmektedir. Bu durum, postmodern birey için gayet doğal görünebilir. Ama hakikat olan şudur ki postmodern bireyin algısının sanatsal olanla bağının kopuk olduğunu belirtmek gerekir. Bu anlamda Ludwig Feuerbach (öl. 1872) bile Geleceğin Felsefesinin Temel İlkeleri’nde şunu söyler: ‘Sanat, dinin çiçeğidir.’ Bu çiçekten koku almanın yegâne yolu da irfanî bir tavır sahibi olmakla ve aşkla mümkündür. İşte Alevî irfanı — bugün ve gelecek için — bu imkânı bağrında taşıyan büyük bir geleneğimizdir.
Alevilik, evrensel ve irfanî bir tavırdır. Dünya görüşünü ve ilhamını Hz. Ali ve Ehl-i Beyt üzerinden inşa eder. Alevî irfanımız, bağrında üç büyük felsefî ve irfanî ekolü taşır: Tarihsel olarak sırasıyla İşrâkî felsefe, Vahdet-i Vücûd ve Hurûfîlik. Bu üç büyük ekol de egemen paradigma karşısında radikal düşüncelere sahip olduklarından dolayı tarih boyunca dışlanmış ve tekfire maruz kalmıştır. İşrâkiliğin kurucusu Şihâbeddin Sühreverdî, Halep’te 36 yaşında iken şehid edilmiştir. Hurûfîliğin kurucusu Fazlullah Esterâbâdî de Timurlular tarafından şehid edilmiştir. Vahdet-i Vücûd felsefesinin kurucusu olan Şeyhü’l-Ekber İbnü’l-Arabî ise sürekli tekfir edilmiş ve ‘Şeyhü’l-Ekfer’ (Kâfirlerin Şeyhi) olarak dışlanmıştır. İbnü’l-Arabî’nin eserlerinin Osmanlı medreselerinde okutulması yasaklanmıştır. Hurûfî bir şair, ârif/düşünür olan Seyyid Nesîmî de Ş. Sühreverdî ile aynı kaderi paylaşmış ve Halep’te 1417’de şehid edilmiştir (bu tarih tartışmalıdır).
Hurûfîlik, harfler ilmidir. Tüm varlığı harflerden hareketle açıklar. Amaç, yazınsal (metin), zihinsel, sözel ve somut varlığın bağrındaki öze ulaşmaktır. Fazlullah Esterâbâdî (öl. 1402) tarafından kurulan felsefî-irfanî bir akımdır. Fazlullah, dönemin siyasi kargaşaları içinde vahşi bir şekilde Timurlular tarafından şehid edilmiştir. Fazlullah’ın fikirleri, dönemin ulemâ-i rüsûmu tarafından şeriata aykırı görülmüştür. Ulemanın da kışkırtması ile Fazlullah, Timur tarafından tutuklanır. Semerkant’ta yapılan ‘engizisyon toplantısı’nda ulemâ ve fukahâ onun idamına karar verir. Takibe alınan Fazlullah, Timur’un oğlu Mîrân Şah tarafından yakalanarak Alıncak Kalesi’nde hapsedilir. Şirvan kadısı Bayezid’in fetvası ile Alıncak Kalesi’nde boynu vurularak idam edilir. [Alıncak Kalesi, Azerbaycan’da, Nahçıvan–Culfa yolu üzerinde yüksek bir tepede kurulan, Selçuklular döneminden kalma bir kaledir.] Aliyü’l-Alâ, Seyyid Nesîmî, Muhyiddin Abdal, el-Virânî Baba en çok bilinen Hurûfî düşünürler/âriflerdir.
Virânî Baba, 16. yüzyıl Alevî âriflerimizden olup Ege Denizi’ndeki Eğriboz Adası’nda doğmuştur. Önceleri Nusayrî olan Virânî, daha sonraları Balım Sultan’dan el alarak Anadolu Aleviliğine intisap etmiş, buradan da Hurûfîliğe geçmiştir. Vîrânî Abdal’ın Kalender ve Bektaşî anlayışını Hurûfîlikle mezcetmiş olması, onu irfan tarihinin köşe taşlarından biri yapmıştır. Ali aşkı gibi, Hurûfîliğin müessisi Fazlullah aşkı da nutuklarında en güzel şekilde yer almıştır… Vîrânî Abdal’ın Hurûfîliği kimden ve nerede öğrendiğini bilmiyoruz; ancak iyi bir tahsil gördüğünü, Arapça ve Farsça bildiğini elimizdeki risâleden hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz. Hürmetle andığı Yemînî’nin izinden gitmiş ve onun gibi merkeze koyduğu Ehl-i Beyt sevgisini; Alevî, Bektaşî ve Kalenderî anlayışın yanında Hurûfîlik nokta-i nazarından tebliğ etme yolunu seçmiştir.[3]
Virânî Baba; Safevî şahı Şah Abbas (öl. 1629) ile görüşmüş, Necef’te Hz. Ali’nin türbedarlığını yapmıştır. Virânî Baba’nın şiir/inşa divanı dışında ‘Virânî Baba Risâlesi, İlm-i Câvidân, Fakrnâme ve Buyruk’ şeklinde değişik adlarla bilinen bir eseri daha vardır. Eserlerinde Hurûfî felsefeyi yoğun bir şekilde kullanır. Alevî irfanımız üzerine ilk olarak Virânî Baba’nın sanatsal icrada en çok bilinen aşağıdaki eserinde Hurûfî irfanını açıklayacağız.
Elif u mim’den aldık sırr-ı Kur’ân’ı
Mim’i sır eyledik se’den içeri
İki nokta üç hurûf geldi bâ ile
Bâ’yı sır eyledik se’den içeri
Elif (ا), Allah lafzının ilk harfi; mim (م) ise Muhammed’in ilk harfidir. Ârifimiz, ilâhî kelâmın sırlarını bu iki kaynaktan aldığını söyler. İki nokta, Ali’nin Arapça yazılışındaki “y”nin altındaki iki nokta; üç hurûf ise Hz. Ali’nin üç harfidir. Bâ (ﺏ) ise İmam Ali’nin zâtıdır. Hz. Ali’nin ‘Dört kitabın manası Kur’ân’dadır. Kur’ân’ın manası Fâtiha’dadır; Fâtiha’nın manası besmelede, besmelenin manası ise bâ harfindedir. İşte ben bâ’nın altındaki o noktayım.’ sözü, bu estetik inşanın temelidir. Ali’nin Arapça yazımındaki “y”nin altındaki iki nokta, Allah ve Muhammed hakikatini temsil eder. Bâ’nın altındaki nokta ise Ali’nin hakikatini temsil etmektedir.
Arapçada harflerin sayısal değeri vardır. Elifin sayısal değeri 1, bâ’nın 2, sîn harfinin 60’tır. Arapça alfabe 28, Farsça ise 32 harftir. İkisinin toplamı 60 eder. Mim de bâ da iki dilin kullanımı için temsili sırdır, mahfuzdurlar. Elif-lâm-mîm, Kur’ân’da Bakara sûresinin başında yer alır. Bunlara hurûf-ı mukattaa (kesik/ayrık harfler) denir. Elif (1) – lâm (30) – mîm’in (40) sayısal değer toplamı da 71’dir; buna bâ harfi (2) de eklendiğinde toplam 73 olur.
Ârifimiz, hakikat arayışındaki anlamı bu iki dilin sesleriyle, yani Arapça ve Farsça üzerinden idrak etmekte ve ilâhî olanın feyzini bu iki dil üzerinden benliğine akıtmaktadır. İki nokta üç hurûf hakikati de İmam Ali’de toplanır; çünkü Ali ilim, irfan, aşk, muhabbet vb. kapısıdır.
Haydar’ın zâtına demişiz belî
Göster bana pirim dest u dâmânı
Küfür deryasında bulduk imânı
Hakk dedik küfüre dinden içeri
Virânî Baba, her ne kadar Hurûfîliğe intisap etmiş olsa da eserinde ve inşasında daha çok irfanî konuları işler. Onun irfanında Hz. Ali en baskın vurgudur: ‘İmdi ey tâlib-i fakr u fenâ, bu hikmetin ve kudretin aslını bilmek dilersen, mecmû-ı Kur’ân’da her ne var ki “kâf” ile “nûn” içinde mevcuddur. Her ne ki “kâf” ile “nûn”da var, bismillâh’ta vardır. Her ne ki bismillâh’ta vardır, besmelenin “bâ”sının noktasında vardır. Bilgil ki ol “bâ”nın altındaki nokta Hazret-i Ali’dir ki bismillâh’tır… Zira cemî’ ilm-i ulûmun bâbı ol noktadır. Bir Hazret-i Risâlet buyurur: “Ben ilmin şehriyim, Ali de o şehrin kapısıdır.” İmdi ol noktayı zât ile sıfatı ile fehm eylesen mecmû-ı Kur’ân’ı fehm etmiş olursun.’[4]
Nokta, bâ’nın altındadır. Varlığın hakikat bilgisi ondadır. Hakikat, mutlak tekil, mutlak basit olup bileşik değildir; ayrıştırılamaz, kategorilere bölünemez. Bu nedenle İmam Ali, ‘İlim bir nokta idi; cahiller onu çoğalttı.’ der. İmam Ali’nin bu ifadesi, varlığa dair bilgi arttıkça varlıkla olan mutabakatın ve muhabbetin kopacağını da imler.
[Haydar’ın zâtına demişiz belî] İmam Ali’nin zâtı bâ, hakikati bâ’nın altındaki nokta ile temsil edilir. [Göster bana pirim dest u dâmânı] Hakikat, pirden talep edilir ve ondan el alınarak tâlip olunur. [Küfür deryasında bulduk imânı] Yola giren tâlip için küfür de iman da birdir. Çünkü bu dünyadaki varoluş, kayıtlı bir varoluştur ve bu varoluştaki algılarımız, bilgilerimiz vb. küfür ve iman kategorilerine karar verir. Hakikatte sadece Hak vardır ve ârifin kalbi Hakk’ın arşıdır. Hak katında iman ve küfür şeklinde iki kategori yoktur; bu kategoriler kesret âlemi için geçerlidir. Vahdette ayrım/tefrika/kesret değil, birlik/vahdet vardır. [Hakk dedik küfüre dinden içeri] ‘Dinden içeri küfüre Hak’ denilmesi, kesret âlemindeki ayrımdan kaynaklanır. Oysaki hakikat âleminde küfür ve iman yoktur. Bu nedenle küfür de iman da birdir. Bu birlik, mutlak bir teslimiyettir. Ârif, Hakk’ı kendi benliğinde bulduğu için bu vahdet hâlinde küfür imanın, iman küfrün içinde erir ve iki kategorik ayrım da ortadan kalkar. Çünkü ârif, mârifet ehlidir; mârifet ise hayatın Hak ile daimî yaşanmasıdır. Bu yönüyle de ârif, en evrensel tavra sahiptir. Müntesip olduğu dinî inanç onun hakikat durağıdır. Başka inançlara müntesip olanlar da kendi duraklarında hakikatin yolculuğunu yaparlar.
Otuz üç hurûftur harfin tamamı
Bir elif, mim ile buldu bu ayn’ı
Yetmiş üçten aldık kâf ile nûn’u
Câna âşık olduk cândan içeri
Farsçada 32 harf vardır. Fakat lâm-elif harfi (لا), elif ve lâm’ın terkibi olarak 33 sayısını tamamlar. Arap alfabesindeki 28 harfin okunuşu 72 sayısını verir; buna lâm-elif (لا) de katıldığında sayı 73 olur. Ayn (ع) ise Arap alfabesinin on sekizinci harfidir ve sayısal (ebced) değeri 70’tir. Bu 70’in üstüne elif, mim ve ayn eklendiğinde sayı yine 73 olur. Ayn, İmam Ali’yi de temsil eder. Ayn; göz, kaynak anlamına gelir. ‘Bir elif, mim ile buldu bu ayn’ı.’ ifadesinde Hak Teâlâ, ‘bilinme isteği’ni (küntü kenze) son olarak Muhammedî hakikat ile açığa vurmuştur. Bir kudsî hadiste Hak Teâlâ, ‘Ben gizli bir hazine idim; bilinmeyi sevdim/arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmek için yarattım.’ (Küntü kenz(en) mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektü’l-halka li u’rafe bihî.) der. Hak, ilâhî yalnızlığın hüznüyle varlık âlemini aşk içinde bilinmek üzere yaratarak esmâsıyla kendini açığa vurup bu ilâhî yalnızlığın hüznünden çıkmıştır. İrfan geleneğinde, varlığın yaratılma gayesinin temel gerekçelendirmesi bu ilkedir.
Varlık âlemi, bir yönüyle Hak’tır; diğer yönüyle Hak değildir. Hak olan yönüyle Hakk’ın kaynağı, âyetleri, esmâsının tecellisidir. Kâf ile nûn, ‘kün’ (كن = ol!) emrinin iki harfidir. Bu iki harf de küllî olan 73 harften alınmıştır. Yani Hak, vardan var etmiştir. Yokluk muhaldir. Yokluktan yaratma, yokluğun bir kategori olarak kabulünü gerektirir ki burada yokluk, mantıksal olarak tekrar varlığa döner. Bu yaklaşım bizi düalizme götürür. Dolayısıyla evvel ve âhirde Hak’tan başka hiçbir şey yoktur. Hak karşısında yokluk muhaldir. Bu anlamda İbnü’l-Arabî, Fütûhât’ın girişinde şunu der: ‘Hamd, şeyleri bir yokluktan ve yokluğun yokluğundan var eden ve şeylerin varlığını kelimelerinin yönelişine dayandıran Allah’a mahsustur. Bu sayede onların yaratılmışlığını ve Hakk’ın kadimliğinden kaynaklanan ezeliliklerinin sırrını öğrendiğimiz gibi Allah’ın bize bildirdiği kadimliğini de öğreniriz.’[5]
‘Hamd, şeyleri bir yokluktan ve yokluğun yokluğundan var eden…’ cümlesinde ‘yokluğun yokluğu’ varlıktır. Virânî Baba, bu hakikati de aşkla idrak ettiği için ‘câna’ âşık olur, ‘cândan içeri’. Vahdet makamında ayrım olmadığı için iç ve dış yoktur. Can, candan içeridir.
Kırklar’ın dolusun eline aldı
Cümlesi Bacı’ya bir secde kıldı
Şâh dedik Bacı’ya Şâh’tan içeri
Gürûh-ı Nâcî, ‘kurtulan/erdemli/adil topluluk’ demektir. Bu topluluk da şüphesiz ki Ehl-i Beyt’tir. Hz. Fâtıma (bir Bacı) annemiz, bu topluluk içinde her türlü erdemin sembolüdür. Hakikatte ise ‘eşikteki, beşikteki, döşekteki de birdir’. Fakat kesret âleminde varlığın özü anadır. İmam Ali ile birlikte Hz. Fâtıma annemiz de bizler için örnek olan ideallerdir.
Kırklar anlatısı birçok kadim kültür ve inançta vardır. Eski Yunan’daki Pitagorasçılık’ta kırk sayısı kutsaldır. İslâm’da kırk (erbain) sayısı Kur’ân’da dört, hadislerde on sekiz kez geçmektedir. Resûl-i Ekrem kırk yaşında peygamber olmuştur. Ona ilk inananların sayısı kırka ulaştığında ‘ilk kırk Müslüman’ ile İslâm yeni bir aşamaya geçmiştir. İrfan geleneğinde ‘üçler, beşler, yediler, kırklar’ olarak bilinen anlatı, ‘ricâlü’l-gayb’tır. Yani bunlar ‘gayb erenleri’dir. Varoluşun metafiziksel bir kavrayışı olan ‘ricâlü’l-gayb’ şimdilik konumuz dışında olduğu için bunu geçiyoruz.
Kırklar Cemi, Alevî irfanımızda merkezi bir yere sahiptir. Ayrıca erenler ceminde dört kapı kırk makam vardır. Bu mecliste başta İmam Ali, Hz. Fâtıma annemiz, Selman-ı Fârisî ve peygamberler olmak üzere 17 kadın, 23 erkek vardır. Resûl-i Ekrem, Kırklar Cemi’ne sonradan uğrar. Meclistekiler onu denemek üzere ona bir üzüm tanesi verip paylaştırmasını isterler. Üzüm getiren Selman-ı Pâk’tır. Resûl-i Ekrem de bu üzüm tanesini bir tabakta sıkarak suyunu herkese verir. Böylece adil bir paylaşım yapar.
Bir üzüm tanesi getirdi Selman
Kırklar da ol demde oldular üryan
Muhammed şerbetin içince ey can
Sâkî kadeh sundu mestân hû deyü
Kul Himmet
Bu anlatıdaki en temel şey, Hz. Muhammed’in (a.s.) peygamberliğinin kabulünün gerekçesidir: Muhammedü’l-Emîn. Muhammed’in (a.s.), Allah’ın elçisi olduğuna dair tek ve en sağlam delil; onun emin bir insan oluşu ve buna bağlı olan adaletidir. Burada kolektif bellek, onun elçiliğini ‘eminlik ve adalet’ üzere kabul etmiştir.
Bacı’nın ismine Fâtıma dediler
Yeri göğü onda mevcûd bildiler
Selmân üzüm getirdi engûr ezdiler
Gark olduk engûre nurdan içeri
Kadın vurgusu, doğanın yaratıcı özelliğine yapılan bir vurgudur ve bu vurgu da Hz. Fâtıma üzerinden yapılır. Üzümü getirenin Selman olması manidardır. Bilindiği üzere Selman, Fars kökenlidir. Her ne kadar İslâm peygamberi Arap kökenli olsa da onun şahsî duruşu ve davası Araplık değildir. Kırklar Cemi’ndeki Selman ve diğerleriyle birlikte İslâm’ın hakikati, ortak bir insanlık mayasıdır.
Engûr, Farsça bir kelime olup divan edebiyatında ‘şarap’ anlamında kullanılır. Divan edebiyatındaki aşığın kanı şarap, kalbi de kâsedir. Şarap, ilâhî feyizler anlamında da kullanılır. İlâhî olanın cezbediciliği karşısında insanın aklî melekeleri devre dışı kalır. Bu durumda ârif, ilâhî sarhoşluğa yakalanmıştır. Öylesine bir hayret ve hayranlığa kapılmıştır ki hiçbir şey onu kayıt altına alamaz. Ârif, burada benliğinin sonsuz bir özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu gark olma durumu nur iledir. Çünkü Allah ‘nur üstüne nur’dur. Varlık da nurdur; ama Hak ‘Nurlar Nuru’dur’ (Nûrü’l-Envâr).
Virânî sözünü ârifçe söyle
Yükseği neylersin engini boyla
Ârif ol da dost bağını sır eyle
Güle âşık olduk gülden içeri
Tüm bu hakikat idrakinde ârif, temkinlidir; sözünü tartarak söyler. Çünkü herkes bu hakikati kaldıramadığı gibi, bu hakikatleri dile getirenlere de düşman olurlar. Ârif kendini kınar; ârifin gönlü dünyalık olanda olmamalıdır: Mal, makam, mevki, şöhret, popülizm, toplumsal statüler, kariyer vb. Bunların hiçbiri hakikatte bir erdem temeli değildir. Gül; Resûl-i Ekrem’i de Hakk’ı da varlık deryasını da simgeler. Hepsi de dost bağıdır. İnsan da varlığın bir formudur; ama formun hakikati birdir. Bülbül, hakikat açısından güle âşık değildir; çünkü gül de bülbül de birdir; aşk da âşık da mâşuk da birdir. Tüm mesele, çokluk âlemindeki ayrımları aşmaktır. Ârifin tüm seyri de budur.
Açıklama: Bu yazı 22 Nisan 2022 tarihinde kaleme alınmıştır. Bu yazıdaki emel amaç, Alevî irfanımızın dünya görüşünü, irfanî/felsefî ve metafiziksel kavrayışını ‘akademik, ideolojik ve epistemolojik’ parantezlere indirgemeden, onu kendi hakikati içinde Virânî Baba özelinde ve örneğinde ortaya koymaktı.
Dipnotlar
[1] Süleyman Uludağ, ‘Mârifet’, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/marifet
(10.06.2020).
[2] İbn-i Sînâ, el-İşârât ve’t-Tenbîhât, çev.: Tahir Uluç, Ketebe Yay., İst. 2021, s. 512.
[3] Fatih Usluer, Fakrnâme/Vîrânî Abdal, Revak Kitabevi, İst. 2015, s. I.
[4] Vîrânî Baba, İlm-i Câvidân, haz.: Osman Eğri, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 2008, s. 320.
[5] İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev.: Ekrem Demirli, Litera Yay., İstanbul 2007, c. I, s. 15.
Kaynakça
1) İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev.: Ekrem Demirli, Litera Yay., İstanbul 2007.
2) Süleyman Uludağ, ‘Mârifet’, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/marifet (10.06.2020).
3) İbn-i Sînâ, el-İşârât ve’t-Tenbîhât, çev.: Tahir Uluç, Ketebe Yay., İst. 2021.
4) Vîrânî Baba, İlm-i Câvidân, haz.: Osman Eğri, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 2008.
5) Fatih Usluer, Fakrnâme/Vîrânî Abdal, Revak Kitabevi, İst. 2015.
6) Virânî Divanı ve Risaleleri, haz.: Adil Ali Atalay Vaktidolu, Can Yay., İst. 1998.




0 Yorumlar