Ticker

6/recent/ticker-posts

Ali Şeriati – Bu Çağın Babasından Gelecek Nesle Mektup

Okunma sayısı: 189

 

Şehit Dr. Ali Şeriati

Ve sen bu “çölü” tanıyorsun; biliyorsun ki bu, sadece coğrafi bir çöl değil: “Coğrafyanın yüzünde somutlaşan tarih,” aynı zamanda benim tarihim, kültürüm, milletimin hikayesi ve dinimin doğasıdır.


Oğlum İhsan,

İkinci mektubunu aldım; “olgunluğundan” haber veren mektubunu. Anlayamadığın şeyler, mektubunda yazılmamış sözlerdir; ve şimdiye kadar kavrayamadığın şeyler, mektubunla birlikte gönderdiğin, hatta silinmiş, gizemli ve anlaşılmaz hâllerdir. Mektubunu beş-altı dakikada birkaç kez okudum; ama son beş-altı gündür sürekli meşgulüm ve hâlâ okumayı tamamlayabilmiş değilim. Okudukça, anlamını kavradığım satırlar çoğalıyor gibi geliyor; ve anladıkça, asıl anlamın daha fazlası hâlâ elimde kalıyor. Sanki – Mevlânâ’nın güzel ifadesiyle – “bu anlam, senin bana gönderdiğin, haftalardır peşimde sürünüyor” ve ömrüm boyunca kaçsam da, inatçı bir gölge gibi beni takip edecek ve kendimi siyah bir mezar çukuruna atsaydım bile, bırakmayacak.

Ve ne tuhaf bir ifade bu! Neden kaçayım? Senin bu dünyaya attığın ilk adımdan beri, tam ondört yıldır, seni bekliyorum; bana ulaşmanı bekledim. Ben, tam otuz dokuz yıldır, bu yolun ortasında, yalnız ve yabancı olarak duruyorum; önümde, çölün ortasında işlenmiş bir yol var; ağır bir acı yükü omzumda, dudaklarım susuzluktan çatlamış, ayaklarım ateşli taşlardan yara almış, ellerim boş; silahım yok, kalkanım yok, dayanacak bir asam yok, umut ışığım nadiren yanıyor, yolumu gösterecek bir ışık neredeyse sönük… ve tüm bunlara rağmen, en uzak ufuklarda ilerlemeye devam ediyorum.

Ve sen bu “çölü” tanıyorsun; biliyorsun ki bu, sadece coğrafi bir çöl değil: “Coğrafyanın yüzünde somutlaşan tarih,” aynı zamanda benim tarihim, kültürüm, milletimin hikayesi ve dinimin doğasıdır.

Evinin oturma odası, kişisel arabası, hac esnasındaki ihramlı resmi, 1973 yılında Komite Hapishanesinde kendi elleriyle ekmek hamurundan yaptığı satranç taşları...


Yürüyordum, zaman zaman duruyor ve geriye bakıyordum; merak ve özlem dolu bakışlarım, yol boyunca uzanıyor, senin gelmeni bekliyordu. Ve sonunda, o uzaklarda, çölün belirsizliğinde titreyen bir nokta gibi, sen ilerliyorsun. Tıpkı Abu Zer gibi, Peygamber’in Tâbuk’ta Rom’a karşı “zor bir orduyla” savaş hazırlığında olduğu sırada, derin çölün ortasında bir gölge gibi beliren ve her adımda ışığa dönüşen o küçük ama kararlı figür… ve o “uzaktaki Cengâb bin Cenâde” her an, Peygamber’in yakın sahâbîsine yaklaşır gibi, daha da yaklaşıyor.

Ve benim “belirsizliğim”, sen oluyorsun, İhsan’ım! Allah’ın lütfuna bak ki, sen geldin! Aniden! Ve beklediğimden çok daha erken. Ve şaşırtıcı bir şekilde, sen geldiğinde su getirmişsin yanında; çünkü sen biliyordun ki, baban – ne diyeyim? – dostun, arkadaşların, bu “zorlu ordu” ile birlikte Rom’a karşı Tâbuk’ta mücadele eden ben, bu ateşli ve ölümcül çölü geçerken susuz kalır.

Ama sen mutluluğumu anlayamazsın; çünkü bunu anlamak için yalnızca bilmek yetmez, baba olmak gerekir. Ben de, sevgili Allah’ın – hem Muhammed’in hem Abu Zer’in – hem zayıfların hem benim ve senin Tanrımız olan o şefkatli ve merhametli dostu ile birlikte, bu mutluluğu senin de tadabilmen için elimden geleni yapıyorum. Kararlılıkla ve ısrarla, bir “inatçı hak talebi” gibi, sana olan iyiliğimi bırakmayacağım, ta ki sen de kendi iyiliğini yapıp bu mutluluğu anlayabilirsin.

Kendime söz vermiştim ki, aramızdaki bu kaderin yarattığı mesafeyi aştığında ve bana ulaştığında, öncelikle sana yaptığım bu “işin” hesabını ve emeğimi göstereceğim; böylece sen, bu emaneti devraldığında, nasıl yoluna devam etmen gerektiğini bileceksin.

Şimdi, ilk kez seni görüyorum ve sen de ilk kez bana kulak veriyorsun; üzgünüm, sana verecek haberim yok; bütün yaşantım kırmızı ve siyah, raporum da pek başarılı değil.

Bu konuşmada – ki ben konuşuyorum ve bu dünya konuşması değil – sözler çıkarcı, siyasî ya da riya dolu oyunlar değildir. Bunlar gerçeğin taşıyıcıları, saf mesajlar, ruhun kendisidir; filozofların, sufilerin, zahitlerin veya mezar başındaki Kur’an okuyanların bahsettiği ruh değil. Ben ne olduğunu bilmiyorum, öğrenmek de istemiyorum; sadece Allah’a sorarım: “Ruh nedir?” O da der ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.”

Benim kastettiğim ruh, Allah’ın tüm meleklerden bağımsız olarak tek başına anıp gönderdiği ruh; tüm meleklerin yere indiği ruh. Ne zaman? Kadir gecesi! Bu gece, tıpkı her zaman olduğu gibi karanlık bir dünyada, tüm varlıkların, farklılıkların, iyi ve kötü, doğru ve yanlış, canlı ve cansızın birbirine karıştığı bir gecedir; her şey eşit ve birbirine benzer. Karanlık hüküm sürer; renkler yoktur; yükseklik ve alçaklık eşitlenmiştir; değerler, mertebeler ve özellikler tümüyle yok olur; devrim gibi bir kaos vardır.

Gece geçip sabah geldiğinde, her şey aydınlanır; ayrımlar ortaya çıkar, çatışmalar belirir, doğrular ve yanlışlar kendini gösterir. Bu, Allah’ın “açık ayetlerinden” biridir. İnsanların çoğu, Kur’an’daki bu açık ayeti neden karanlık görür, anlamıyorum: “İnsanlar tek bir ümmetti.”

Başlangıçta insanlar bir bütün, tek bir topluluk, tek bir sırayla, eşit ve benzer durumdaydı. Bu nedenle, dışsal özellikler – toprak, renk, kan, soy, toplum, sınıf, meslek, para, yaş, cinsiyet – insanları ayırt etmek için uydurulmuş, sahte ölçütlerdir. Gerçek ölçüt, insanın bilinçli eylemi, seçimi ve yaratıcılığıdır.

Tıpkı bir okulda öğrencileri kıyafet, saç, vücut ölçüsü, gelir veya ulaşım şekline göre ayırmak gibi… Bu, insanın gerçek değerini göstermez; sahte, yapay ve adaletsiz bir sınıflamadır. Karanlığın hüküm sürdüğü yerde, herkes birbirine karışmış, görünmez ve eşitlenmiş, tek bir ümmet halindedir.

[Tüm bu değerlendirmelerden sonra, Şeriati oğluna şöyle seslenir:]

 Gerçek ölçüt, insanın bilinçli eylemi, seçimi ve yaratıcılığıdır.

Önüme çıkan tüm insanları, onların sınıfını, ırkını, zenginliğini, mesleğini veya toplum içindeki konumunu göz önüne alarak değil, yalnızca eylemlerini, bilinçli seçimlerini ve yaratıcılıklarını göz önüne alarak değerlendirdim.

Yaptıkları iyilik ve kötülüklerin hesabını tuttum; kimin hizmet ettiğini, kimin ihanet ettiğini, kimin doğruyu, kimin yanlışı seçtiğini ölçtüm.

Ödül ve ceza, cennet ve cehennem yalnızca ölümden sonra değil, hayat boyunca ve toplum içinde de geçerlidir. İnsanlar yaptıkları eylemlerle ayrılır ve gerçek ölçüt, insanın bilinçli, ahlaki ve yaratıcı davranışıdır.

Karar mekanizması: her bireyin kendi kulak, göz ve kalbi; sorumluluk yalnızca bireyde değil, bireyin her eyleminde de kendine aittir. İslam’da, bir kişinin her organı, her duyusu, her düşüncesi bir hesap sorumluluğu taşır: “Onların işitme, görme ve kalbi, hepsi sorumlu tutulacaktır.”

[Ali Şeriati burada, oğluna gerçek adalet, sorumluluk ve bilinçli eylemin önemini anlatır; bireyin ve toplumun değerliliği, sadece dışsal özelliklerle değil, eylemlerle belirlenir. Bu mektup, hem bir baba öğüdü hem de gelecek nesle bir ahlak ve tarih dersidir.]


***Çeviri taramızca yapılmıştır. 

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar