Ticker

6/recent/ticker-posts

Bir Üstünlük Kurma Tekniği Olarak “Tekfir” Silahı: Ahlaki ve İtikadi Şantaj

Okunma sayısı: 113

 

Gürgün Karaman

Bütün insanlığı hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır; ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış;  şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir; ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur. -Aziz Kur’an, Nahl 125.

Allah'ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan, Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor. -Aziz Kur’an, İbrahim Suresi 24-25.

Bir Ders

--- Aziz Kur’an:

Emir:

Sen Firavun'a git.

Emrin Gerekçesi

Çünkü o hak ve adalet sınırlarını ihlal ediyor.

Yöntem

Ona kavl-i leyyinle (güzel söz) davette bulunun.

Yöntemin Gerekçesi

Olur ki öğüt alır da döner yahut korkar. (Ta-ha Suresi ve anlatımın geçtiği diğer sureler.)

[Bu kısayı her düşündüğümde irkiliyorum. Hak Teala,  Firavun'un bile  dönüş ihtimalini dışlamıyor! Emir/gerekçe, yöntem/gerekçe... döngüsü... Bir Müslümanın/müminin her an rehberi olmalıdır.  

Allahû a'lem bis'sevab...]

Bir Üstünlük Kurma Tekniği Olarak “Tekfir” Silahı: Ahlaki ve İtikadi Şantaj

Ahlaki şantajla daha ahlaklı olunmaz; itikadi şantajla da daha imanlı, inançlı olunmaz.

Eşyada/varlıkta aslolan ibahadır; yani serbestiyettir. Bu kural her ne kadar fıkıhta baskın bir ilke olarak bilinse de aslında tüm varoluş alanlarına teşmil edilmesi gereken temel bir hakikattir. Varlıkta özgürlük, düşüncede özgürlüğün; düşüncede özgürlük ise varlıkta özgürlüğün kurucu aksiyomu olmak zorundadır.

Peki Türkiye’de bu neden gerçekleşmiyor?

Bunun birçok sebebi olmakla birlikte, en belirgin olanları etnik, mezhepsel ve ideolojik zehirlenmedir. Her zehirlenme, varlık ve düşünce üzerinde bir egemenlik kurma girişimidir; bir tür zihinsel ve ontolojik emperyalizmdir. Çünkü etnik, mezhepsel ve ideolojik var oluş biçimleri, çoğu zaman hakikatin sahiciliğini değil; inşa edilmiş, türetilmiş ve araçsallaştırılmış kimlikleri temsil eder.

Bu sahte varoluş biçimleri, varlığın ve düşüncenin asaleti karşısındaki acziyetlerini bastırmak için sözde bir ahlaki ve itikadi üstünlük kurma çabasına yönelir. Oysa varlığını başkasının yokluğu üzerine bina eden bir anlayış, en baştan meşruiyetini yitirmiştir.

Akıl, vicdan, mezhep, itikat ve ideolojisini “haram lokma” ile besleyenlerin boğazına takılan düşünce kırıntıları, zamanla bir kılçık gibi batacak; bu da onları bağırmaya, saldırganlaşmaya ve bunu sahte bir cesaret olarak sergilemeye sevk edecektir. Bu noktada ellerinde kalan yegâne araç, ahlaki ve itikadi şantajdır. Bu Türkiye toplumu için vahim bir durumdur.

Oysa ahlaki şantajla daha ahlaklı olunmaz; itikadi şantajla da daha imanlı/inançlı olunmaz.

Bir düşünürü, onun düşüncesindeki arızalı ya da problemli yönleri merkeze alarak bütünüyle mahkûm etmek bir yöntem olarak kabul edilecekse o zaman tutarlı olmak adına bütün düşünürleri çöpe atmamız gerekir. Çünkü hatadan, eksikten, çelişkiden azade bir düşünür yoktur. Bu nedenle bir düşünürü ya da düşünceyi eleştirme yöntemi; ahlaki ve itikadi şantaj, hakaret, itibarsızlaştırma ve aşağılamaya dayanamaz. Bunları yöntem olarak kullanmak, bir güç göstergesi değil; bilakis ahlaki ve itikadi acziyetin açık bir ifadesidir. Hakareti, itibar suikastini ve aşağılamayı bir eleştiri yöntemi haline getirmek, düşünsel bir duruştan ziyade ahlaki ve itikadi bir sefaletin dışavurumudur.

Türkiye’de düşünsel üretimlerin neden kalıcı, kurucu ve toplumsal bir paradigmaya dönüşemediği sorusunun temelinde de büyük ölçüde bu yaklaşım yatmaktadır. Düşüncenin etnik, mezhepsel ve ideolojik kalıplar içinde baskılanması; hakikatin değil aidiyetlerin belirleyici hale gelmesi, düşünceyi de inancı da doğrudan sakatlamakta, onun içini boşaltmaktadır. Bir düşünce, etnik, ideolojik ya da mezhepsel bagajlara ne ölçüde hizmet ediyorsa o ölçüde değer görüyorsa burada artık bir hakikat arayışından değil; açık bir talancılık ve yağmacılık zihniyetinden söz etmek gerekir. Bu zihniyet, düşünceyi üretilecek, derinleştirilecek ve tartışılacak bir alan olarak değil; ele geçirilecek, araçsallaştırılacak ve tüketilecek bir ganimet olarak görür.

Düşüncelerinin bedelini canlarıyla ödeyen Müslüman düşünürlerin bugün sosyal medya figürleri tarafından yalnızca itibarsızlaştırılmakla kalmayıp ağır hakaretlere maruz bırakılması; Türkiye’de düşünsel, entelektüel, akademik ve ilmî üretimin —ve buna bağlı olarak düşünce düzeninin (nomosun)— ciddi bir çöküş ve iflas yaşadığını göstermektedir. Aslında bu durum, dipten gelen bir çürümenin kaçınılmaz şekilde yüzeye vurmasından başka bir şey değildir. Her patlama, birikmiş bir iç çürümenin dışavurumudur.

Peki neden?

Çünkü bu zeminde belirleyici olan hakikat, ahlak ve itikadın temel ilkeleri değil; mezhebi, etnik veya ideolojik aidiyetler, sosyal medya şovmenliğidir. Bir düşüncenin değeri, doğruluğuna göre değil; hangi etnik, mezhepsel ya da ideolojik kümeye hizmet ettiğine göre ölçülmektedir. Bu durumda eleştiri ihanet, farklılık sapma, bağımsız düşünce ise tehdit olarak algılanır. Böyle bir zeminde tekfir, bir inanç hükmü olmaktan çıkmakta ve aidiyeti tahkim eden bir silaha dönüşmektedir.

Çünkü düşünmek zor, hüküm vermek kolaydır. Entelektüel emek, sabır ve bedel gerektirirken; yaftalama, dışlama ve tekfir hızlı sonuçlar üretek sürü insanı üretmektedir. Bu yüzden birçok kişi için düşünce üretmek yerine hüküm dağıtmak ve bu dağıtımı yaparken de ahlaki ve tikadi şantaj yapmak daha cazip hale gelmiştir. 

Artık usul geleneği ve bu geleneğin ilmi/bilimsel ahlakı çökmüştür. Eleştirinin adabı ve ahlakı, ihtilafın sınırları ve itikadi hükümlerin ilkeleri devre dışı bırakılmış; yerini ölçüsüzlük, sorumsuzluk, ahlaksızlık, ilkesizlik almıştır. En ağır hükümler, en zayıf zihinsel donanımla verilebilir hale gelmiştir. Çünkü din, hakikati aramanın değil; ahlaki bir birey olmanın, güç üretmenin, toplumsal ve duygusal mobilizasyon üretmenin aracına dönüştürülmüştür. İtikadi kavramlar, anlamlarını derinleştirmek için, daha ahlaki olmak için değil; alan kapmak ve üstünlük kurmak için kullanılmaktadır. Çünkü sosyal medya ölçüyü, ilkeyi ve ahlakı değil aşırılığı, lümpenliği ödüllendirmektedir. Düşünen değil bağıran, tartışan değil saldıran daha muteber ve görünür hale gelmektedir. Bu da ahlaki ve itikadi şantaj dilini en etkili iletişim biçimlerinden biri haline getirmektedir.

Ve nihayet, çünkü derinlerde bir yetersizlik ve değersizlik duygusu vardır. Bu duygu, kendini en kolay şu şekilde telafi eder. Ve bunu ahlakın referanslarıa olan Aziz Kur’anı’ı ve nebevi sünneti devre dışı bırakarak yapar. “Ben hakikatim, çünkü sen kâfirsin, zındıksın, rafızisin; hatta meşru bile değilsin, varlığın bile haram. Sen aşağılık bir köpeksin. Sokaktaki bir köpek senden daha şereflidir. Seni lanetli herif...” Tekfir, bu noktada bir inanç hükmü değil; bir üstünlük üretme tekniği, bir kimlik zırhı haline getirilerek ahlakın, dinin, nebevi davet yönteminin, asgari insani hukukun canına okumaktadır.

Sonuç olarak burada temel mesele yalnızca yanlış yöntemler değildir. Ve yine vahim olan şudur: Ahlaki ve itikadi şantaj değil; hakikat ve ahlak merkezli bir varoluşun, ahlaksızlık merkezli bir sosyal medya ve patronajlık tahakkümüne yenilmesidir. Tekfir, ahlaki ve itikadi şantaj, bu zeminde bir hüküm değil, hele hele entelektüel bir düşünme hiç değil; bir silah, bir egemenlik aracıdır. Ve bu araç, düşünceyi üretmek ve kurmak yerine onu susturan; hakikati büyütmek yerine onu gölgeleyen, ahlaki üstünlüğünü yerin dibine gömen... emperyal bir tutumdur.

Sonuç: Tekfirin, ahlaki ve itikadi şantajın konuştuğu yerde düşünce, ahlak, ilke artık bitmiştir. Ahlaki ve itikadi şantajın hüküm sürdüğü bir vasatta hakikat, inan ve ahlak barınamaz. Hakaretin yöntem haline geldiği bir zeminde ne ahlak kalır ne de itikat. Bu yüzden asıl mesele kimin haklı olduğu değil; hakikatin hangi yöntemle arandığıdır. Çünkü yöntemi çürük olanın ulaştığı sonuç da çürüktür. 

Ülkem, coğrafyam, insanlık ve düşünce açısından üzgünüm. 

 

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar