![]() |
| Gürgün Karaman |
Nûrun tanıma ihtiyacı olmadığı hakkında “Varlıkta tanımlanmaya en az ihtiyaç duyan şey zâhir olandır.” Zâhirliğin en üst derecesi nûrdur. Öyleyse “nûrun tanıma ihtiyacı yoktur”; çünkü “ondan daha zâhir hiçbir şey yoktur”.
(Hikmetü’l İşrâk/Birinci Makale: Nûr, Hakikatİ, Nûrların Nûru Ve Ondan İlkin Çıkanlar)
ŞERH — Nûr neden tanım istemez?
“Zâhir olan” —yani kendini gösteren—şey, bilgide tanıma en az ihtiyaç duyan şeydir. Zâhirliğin (apaçık) zirvesi ise “nûr”dur. O hâlde nûr, tanımla değil bizzat kendisiyle bilinir. Burada tanım derken kast edilen, bir şeyi başka şeyler üzerinden, cins–ayırıcı (cins–fasıl) tertibiyle tarif etmektir. Oysa bazı şeyler böylesi dolaşımlı anlatıma ihtiyaç duymazlar; kendilerini doğrudan açıklarlar. İşrâk geleneği nûru işte tam da bu sınıfa yerleştirir. Zâhir kelimesini günlük dille düşünürsek karanlık bir odada, kapı aralandığında içeri dolan aydınlık, başka bir delile ihtiyaç bırakmadan kendini hissettirir. Işığı görmek için ışık dışındaki şeylere başvurmayız; aksine başka şeyleri onunla görür, onunla ayırt ederiz. Yani ışık başka bir ışıkla değil, bizzat kendisiyle görünür bir hakikattir. İşrâkî terminolojide/dilde nûr dediğimiz şey de böyledir: Kendisi zâhir/apaçık olan ve başkasını zâhir kılandır. Bu cümle, nûrun hem bilgi tarafını (görünürlük/ şahitlik), hem varlık tarafını (başka şeyleri ortaya çıkarma) aynı anda kapsar. Dolayısıyla nûru tanımak onu bir başka şeye indirgemekle değil, onu kendisi olarak görmekle mümkündür. Burada “fizikî ışık”la “metafizik/işrâkî nûr” arasındaki ayrımı berrak tutmak önemlidir. Gözle gördüğümüz ışık, şeffaf bir vasatta yayılıp yüzeylerden yansıyan, duyularımıza konu olan bir hâdisedir; nûr ise bu “zuhûr/gösterim/açığa çıkma” fikrinin ilk örneği ve en üst ölçüsüdür. Aslında fizikî ışık, nûrun dilini ödünç alır. Nasıl ki ışıkla eşyayı görürüz, nûrla da hakikati görür ve anlamlandırırız. Bu yüzden nûru tanımlamaya kalkıştığımızda onu daha az zâhir bir şeye bağlamaya mecbur kalırız ki bu, açık olanı kapalıyla açıklamak olur ki bu da hem gereksiz hem de tutarsız olur. İşrâkîlik, bilginin ilk dayanaklarını “gösterim”le (huzurla) kavrananlar ve “tanımla” kavrananlar diye ayırır. Ağrıyı yaşayan birine “Ağrı/acı nedir?” diye uzun bir tarif/tanım gerekmez; ağrının/acının varlığı inkârı mümkün olmayan bir apaçıklıkla yaşanır. Nûr da bu türden bir ilk veridir. Onun “en zâhir” oluşu, onu başkalarına delil kılan şeydir; aynı nedenle kendisi için de başka bir delil aranmaz. Nûrun tanıma ihtiyaç duymaması, tanımın gereksizliğinden değil, nûrun delil olma payesinden ileri gelir çünkü başkasını açıklayan, kendini açıklatmaz ve tanıma da ihtiyaç duymaz. Onu tanımlamak, tanımsal dayatmadır.
Sonuç: Hakikatin merkezinde nûr vardır; nûru bilmek için dolambaçlı tariflere/tanımlara ihtiyaç yoktur, sadece onun zâhirliğine yüz çevirmeyen bir tefekkür ve dikkat gerekir. Hikmetü’l İşrâk’ın sonraki fasıllarda nûrun dereceleri “Nûru’l Envâr/Nûrların Nûru” ve ondan doğan düzenler anlatılırken burada kurulan bu başlangıç ölçüsü bize sürekli pusula olacaktır. Buradaki ölçütümüz şudur: en zâhir/apaçık/ apaydınlık olana tanım gerekmez ve ona tanım aranmaz.

0 Yorumlar